Pazartesi, Ağustos 17, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Bunu Okuduğunu Biliyorum

Bir odaya girdiğinizde sevdiğiniz birinin başını kaldırıp size bakmasıyla, sizi fark etmeden konuşmaya devam etmesi arasındaki farkı hiç düşündünüz mü? Bazen yalnızca birkaç saniyelik bir bakış bile orada olduğumuzu hissettirir. Bazen de bütün gün insanların arasında olur, konuşur, anlatır, yapılması gerekenleri yerine getiririz; fakat akşam olduğunda içimizde kimsenin bizi gerçekten görmediğine dair garip bir his kalır. Oysa görülmek, yalnızca bir çift gözün üzerimize çevrilmesi değildir. Bir başkasının zihninde yer tuttuğumuzu, duygularımızdaki küçük bir değişikliğin onda da bir karşılık uyandırdığını hissetmektir.

İnsan bunu çoğu zaman büyük olaylarda değil, gündelik hayatın küçük anlarında fark eder. Birinin sesinizdeki düşüşü duyup “Bir şey mi oldu?” diye sorması, anlattığınız bir ayrıntıyı günler sonra hatırlaması ya da kalabalığın içinde gözlerinizi araması… Bazen de tam tersi olur. Saçınızdaki değişiklik fark edilmez, uzun süren sessizliğiniz merak edilmez ya da bütün gün iyi görünmeye çalıştığınız için kimse yorulduğunuzu anlamaz. O zaman “Nasıl görmedi?” diye kırılırız. Bizim için oldukça görünür olan bir şeyin onun gözünden nasıl kaçabildiğini anlayamayız. Çünkü o anda istediğimiz yalnızca bakılması değil, herhangi bir açıklama yapmamıza gerek kalmadan anlaşılmaktır.

Görülme ihtiyacı çoğu zaman ilgi istemekle karıştırılır. Bu nedenle yetişkin bir insanın görülmek istemesi kolayca küçümsenebilir; sanki yeterince olgun olan biri başkasının dikkatine hiç ihtiyaç duymamalıymış gibi düşünülür. Oysa psikodinamik açıdan görülmek, sonradan edindiğimiz bir alışkanlıktan çok daha fazlasıdır. İnsan, yaşamının en başından itibaren kendisini bir başkasının yüzünde tanımaya başlar. Winnicott’a göre bebeğin karşılaştığı ilk ayna, bakım veren kişinin yüzüdür. Bebek o yüze baktığında yalnızca annesini ya da bakım verenini görmez; kendi heyecanının, korkusunun, neşesinin ve huzursuzluğunun nasıl karşılandığını da görür (Winnicott, 1971). Gülümsediğinde kendisine gülümseyen, korktuğunda yüzüyle “Buradayım.” diyen birinin varlığı, yaşadığı şeyin gerçek ve taşınabilir olduğunu hissettirir.

Belki de bu yüzden çocuklar bir şey yaparken sık sık “Bana bak.” der. Kaydıraktan kendi başına kayabilir, çizdiği resmi siz görmeden de tamamlayabilir, ezberlediği hareketi odasında tek başına yapabilir. Yine de başını kaldırıp gözlerinizi arar. Çünkü o anın tamamlanması için yalnızca yapmış olmak yetmez; yaptığının bir başkasının zihninde de yer bulduğunu bilmek ister. Çocuğun “Bana bak.” derken sorduğu şey bazen şudur: “Benim yaşadığım şey senin dünyanda da var mı?”

Yetişkinlikte “Bana bak.” çağrısı çoğu zaman bu kadar doğrudan değildir. Bazen açıkça söyleyemediğimiz şey bir cümlenin, bir şarkının ya da uzun bir sessizliğin içine yerleşir. Herkesin duyabileceği bir şey söyleriz ama zihnimizde tek bir muhatap vardır. “Bunu okuduğunu biliyorum.” cümlesi de tam bu yerde ortaya çıkar. İlk bakışta yalnızca bir bilgiyi ifade ediyor gibi görünür; oysa altında çoğu zaman başka bir istek saklıdır: “Benden haberdar olduğunu, söylediklerimin sende bir yer bulduğunu bilmek istiyorum.”

Çocuğun taşıdığı bu soru yetişkinlikte ortadan kaybolmaz; yalnızca biçim değiştirir. Yeni bir işe başladığımızda ilk kime haber verdiğimizde, kötü bir günün ardından kimin bizi sesimizden anlamasını beklediğimizde, güzel göründüğümüzü düşündüğümüz bir fotoğrafı kimin beğenmesini önemsediğimizde yeniden ortaya çıkar. Bazen elde ettiğimiz bir başarı, onu anlatmak istediğimiz kişi duymadığında eksik kalır. Bazen başımıza gelen güzel bir şeyin heyecanı, karşımızdaki aynı heyecanla karşılık vermediğinde hızla söner. O an yalnızca bir tebrik beklemeyiz; sevincimizin onun içinde de küçük bir hareket yaratmasını isteriz.

Kohut, insanın benlik duygusunun gelişiminde bu tür aynalayıcı karşılıkların önemli olduğunu söyler. Çocuğun coşkusunun, çabasının ve varlığının bakım veren tarafından fark edilmesi, kendisini değerli ve bütün hissedebilmesine katkıda bulunur (Kohut, 1971). Buradaki aynalanma, çocuğun her yaptığının abartılı biçimde övülmesi değildir. Daha çok, onun deneyiminin başka bir insanın zihninde karşılık bulmasıdır. “Seni görüyorum, bunun senin için önemli olduğunu anlıyorum.” duygusudur. Yetişkinlikte de çoğu zaman alkıştan önce bunu ararız.

Peki bir insan yeterince görülmediğinde ne olur? Bunun tek bir cevabı yoktur. Bazı kişiler daha görünür olmaya çalışır. Daha çok anlatır, daha çok paylaşır, odadaki ilgiyi kaybettiğini hissettiğinde huzursuzlaşır. Karşısındaki biraz uzaklaştığında kendisini hızla değersiz hissedebilir. Mesaja geç gelen cevap yalnızca geç bir cevap değildir; “Artık önemli değilim.” anlamına gelebilir. Unutulan küçük bir ayrıntı, geçmişte defalarca hissedilmiş olan “Beni zaten kimse gerçekten merak etmiyor.” duygusunu yeniden canlandırabilir. Bugünkü olay küçüktür ama dokunduğu yer çok daha eskidir.

Bazı kişiler ise tam tersini yapar. Görülme ihtiyacını saklar; başarısını küçültür, üzüntüsünü belli etmez, kimsenin kendisiyle özel olarak ilgilenmesini istemiyormuş gibi davranır. “Ben zaten kimseye ihtiyaç duymam.” cümlesi bazen güçlü bir bağımsızlıktan değil, ihtiyaç gösterildiğinde karşılıksız kalma ihtimalinden korunma çabasından doğar. Çünkü görülmek rahatlatıcı olduğu kadar risklidir de. Birinin sizi görmesine izin verdiğinizde, beğenilmeme, yanlış anlaşılma, kıskanılma ya da önemsenmeme ihtimalini de kabul etmiş olursunuz. Bu yüzden kimi insanlar görünmez kalmayı gerçekten istemez; yalnızca görünür olup karşılık bulamamaktan korkar.

Siz hangisini daha sık yapıyorsunuz? Fark edilmediğinizi hissettiğinizde sesinizi mi yükseltiyorsunuz, yoksa bütünüyle mi geri çekiliyorsunuz? Birinin sizi merak etmesini sağlamak için sustuğunuz, uzaklaştığınız ya da normalde paylaşmayacağınız bir şeyi paylaştığınız oluyor mu? İhtiyacınızı doğrudan söylediğinizde mi daha savunmasız hissediyorsunuz, yoksa karşınızdakinin kendiliğinden anlamasını beklediğinizde mi daha güvende?

Burada görülmek ile görünür olmak arasındaki fark önemlidir. Bir insan çok görünür olabilir ama hiç görülmeyebilir. Fotoğrafları beğenilir, anlattıkları dinlenir, başarıları takdir edilir; yine de kimse onun yorulduğunu, korktuğunu ya da bütün bunları sürdürmekte zorlandığını fark etmeyebilir. Çünkü görünürlük çoğu zaman dışarıdan seçilebilen parçalarımızla ilgilidir. Görülmek ise o parçaların ardında nasıl bir deneyim yaşadığımızın merak edilmesidir. “Ne yaptın?” sorusuyla “Bütün bunların içinde sen nasılsın?” sorusu aynı yere dokunmaz.

Sosyal medya bu farkı daha da belirgin hâle getirir. Kimlerin baktığını, kaç kişinin beğendiğini ve kimin ne kadar süre sonra cevap verdiğini görebiliriz. Böylece başkasının bakışı sayılabilir, takip edilebilir ve tekrar tekrar kontrol edilebilir bir şeye dönüşür. Fakat bakışın ölçülebilir olması, görülmüş olduğumuz anlamına gelmez. Yüzlerce insanın gördüğü bir fotoğrafın ardından tek bir kişinin sessizliği neden içimize oturur? Neden bazen hiç tanımadığımız insanların ilgisi, tanıdığımız birinin kayıtsızlığını telafi etmez? Çünkü ihtiyaç duyduğumuz şey çoğu zaman kalabalığın dikkati değil, bizim için anlam taşıyan bir zihinde yer kapladığımızı bilmektir. Belirli bir kişinin baktığını bilmek, bazen onun zihninde hâlâ bir yerimiz bulunduğuna dair güvenceye dönüşür.

Lacan’ın ayna evresi üzerine düşünceleri, benliğin yalnızca içeriden kurulmadığını; kendimizi dışarıdan gelen imgeler ve başkasının bakışı aracılığıyla da tanıdığımızı anlatır (Lacan, 1949/2006). Bugün bu aynalar yalnızca evdeki yüzler ya da gerçek aynalar değildir. Profilimiz, fotoğraflarımız, hakkımızda söylenenler ve başkalarının bize verdiği tepkiler de kim olduğumuza dair bir görüntü sunar. Ancak dışarıdaki görüntü her zaman içerideki yaşantıyla aynı değildir. Ekranda kendinden emin görünen biri içeride sürekli onay arıyor olabilir; herkese açık biçimde neşeli olan biri, belirli bir kişinin kendisindeki kırgınlığı fark etmesini bekliyor olabilir. Bazen başkalarının gördüğü kişiyle içeride hissettiğimiz kişi arasındaki mesafe büyüdükçe daha çok görünmeye çalışırız.

Fakat görme ve görülme ihtiyacının yalnızca bir tarafı yoktur. Hepimiz görülmek isteriz; peki karşımızdakini ne kadar görürüz? Bazen bir insanı olduğu kişi olarak değil, bize hissettirdikleri üzerinden tanırız. Bizi aradığında ilgili, sınır koyduğunda soğuk, ihtiyaç duyduğumuz cevabı vermediğinde bencil olduğunu düşünürüz. Onun da yorulabileceğini, başka bir şeye dalmış olabileceğini ya da bizden farklı bir iç dünyaya sahip olduğunu unutabiliriz. O anda karşımızdaki ayrı bir insan olmaktan çıkar, bize değerimizi göstermesini beklediğimiz bir aynaya dönüşür.

Jessica Benjamin, sağlıklı ilişkilerin temelinde karşılıklı tanınmanın bulunduğunu söyler: Kişi hem kendi ihtiyaçları olan bir özne olarak var olabilmeli hem de karşısındakinin kendisinden ayrı bir özne olduğunu kabul edebilmelidir (Benjamin, 1988). Gerçek yakınlık yalnızca “Beni gör.” diyebilmekle değil, “Senin gördüğün dünya benimkinden farklı olabilir.” düşüncesine dayanabilmekle kurulur. Bu kolay değildir. Çünkü karşımızdakinin ayrı bir zihni olduğunu kabul etmek, onun her zaman bizi düşünmeyeceğini, her ihtiyacımızı sezmek zorunda olmadığını ve bazen bizi istediğimiz biçimde göremeyeceğini de kabul etmektir.

Belki de ilişkilerde en çok zorlandığımız yerlerden biri budur. Bir yandan olduğumuz hâlimizle görülmek isteriz, diğer yandan karşımızdakinin bizi kendi gözleriyle görmesine tahammül etmekte zorlanırız. Bizi tam da kendimizi anlatmak istediğimiz biçimde anlamasını bekleriz. Farklı bir yorum getirdiğinde “Beni hiç tanımamışsın.” diyebiliriz. Oysa görülmek, her zaman istediğimiz görüntünün onaylanması değildir. Bazen karşımızdaki bizim saklamaya çalıştığımız yorgunluğu, öfkeyi, kıskançlığı ya da incinmişliği de görür. Gerçekten görülmek istemek, yalnızca güzel bulduğumuz yanlarımızın değil, henüz kendimizin bile tam olarak kabul edemediği taraflarımızın da fark edilmesi ihtimalini taşır.

Bu nedenle kimi bakışları özellikle seçer, kimilerinden özellikle kaçarız. Bizi sürekli onaylayan insanların yanında rahatlayabilir; küçük bir eleştiride bulunan birinin yanında olduğumuzdan daha kusurlu hissedebiliriz. Ya da çocuklukta tanıdığımız bir bakışı, fark etmeden yetişkin ilişkilerimizde yeniden arayabiliriz. Başarımızı hiç görmeyen bir ebeveynin ardından, kendimizi yine görülmek için çabalamak zorunda kaldığımız kişilere yakın hissedebiliriz. Sanki bu kez yeterince iyi anlatır, yeterince başarılı olur ya da yeterince vazgeçilmez hâle gelirsek geçmişte eksik kalan bakışı sonunda elde edecekmişiz gibi… Psikodinamik yaklaşımda bu tür tekrarlar, geçmişte çözülememiş bir ilişkinin bugünde farklı bir sonla tamamlanması yönündeki bilinçdışı umutla ilişkilendirilebilir (McWilliams, 2011).

Bu yüzden bazen bir kişinin paylaşımımızı görüp görmemesi, dışarıdan bakıldığında taşıdığından çok daha büyük bir anlam kazanır. Mesele yalnızca o gün attığımız fotoğraf değildir. Belki o kişinin bakışı; seçilmiş olmayı, unutulmamayı, özlenmeyi ya da sonunda haklı bulunmayı temsil ediyordur. “Gördü ama cevap vermedi.” dediğimizde canımızı acıtan şey sessizlikten çok, o sessizliğin içimizde tamamladığı cümledir. Peki siz o cümleyi nasıl tamamlıyorsunuz? “Demek ki beni önemsemiyor.” mu diyorsunuz? “Yine fazla geldim.” mi? “Kimse beni gerçekten seçmiyor.” mu? Bazen bugün yaşadığımız kırgınlığı anlamlandıran şey, karşımızdakinin ne yaptığı kadar onun davranışına içimizde hangi eski cümlenin eşlik ettiğidir.

“Bunu okuduğunu biliyorum.” cümlesi bu nedenle yalnızca okunmuş olmayı anlatmayabilir. Bazen “Artık ne hissettiğimi biliyorsun.”, bazen “Beni görmediğini söyleyemezsin.”, bazen de “Sende hâlâ bir izim olduğunu bilmek istiyorum.” anlamına gelir. Okuyan kişinin vereceği cevap kadar, yaşananlara tanıklık etmiş olması da önem kazanır. Çünkü bazı deneyimlerde insanın aradığı şey bir çözüm değil, yaşadığının bir başkasının zihninde inkâr edilemez biçimde yer etmiş olmasıdır.

Psikodinamik açıdan mesele, görülme ihtiyacının ortadan kalkması değildir. İnsan ilişkiler içinde yaşayan bir varlıktır; başkalarının ilgisine, merakına ve tanıklığına duyulan ihtiyaç ruhsal yaşamın doğal bir parçasıdır. Bu ihtiyacın benlik içindeki yeri, özellikle görülmediğimiz anlarda belirginleşir. Başkasının bakışı benlik duygusunun tek dayanağı hâline geldiğinde sessizlik yalnızca sessizlik olarak kalmaz; değersizlik, terk edilme ya da silinme hissine dönüşebilir. Daha bütünleşmiş bir benlikte ise başkasının ilgisi önemini korur, fakat kişinin varlığının tek kanıtı olmak zorunda kalmaz.

Belki de “Bunu okuduğunu biliyorum.” cümlesinin altında başka sorular da vardır: Gerçekten bir şey paylaşmak mı istiyorum, yoksa belirli bir kişinin tepkisini mi bekliyorum? Fark edilmediğimde hissettiğim şey yalnızca bugüne mi ait, yoksa daha önce de tanıdığım bir duyguyu mu canlandırıyor? Karşımdakinin beni görmesini isterken onu ayrı bir insan olarak görebiliyor muyum? Kimse bakmadığında yaşadığım şey benim için hâlâ gerçekliğini koruyor mu?

Ruhsal gelişim boyunca başkasının yüzünde tanınan kendiliğin zamanla iç dünyada da bir süreklilik kazanması beklenir. Bu, başkalarına duyulan ihtiyacın sona ermesi anlamına gelmez. Daha çok, her sessizliğin değersizlik, her gecikmenin unutulmak ve her farklı bakışın reddedilmek olarak yaşanmamasına imkân veren bir iç dayanak oluşmasıdır. İnsan yine görülmek ister; fakat görülmediği her anda görünmez olduğuna inanmak zorunda kalmaz.

Belki bu yazıyı okurken aklınıza belirli bir kişi geldi. Belki yazıyı ona göndermek, belki yalnızca sizin paylaştığınızı görmesini istediniz. Belki de bir cümlenin tam olarak ona ulaşacağını düşündünüz. Bazı metinleri herkes okuyabilir ama biz onları zihnimizde hep bir kişiye doğru yazarız. Bu durumda belirleyici olan çoğu zaman onun okuyup okumamasından çok, onun bakışında neyi bulmayı beklediğimizdir.

Çünkü bazen “Bunu okuduğunu biliyorum.” derken aslında söylediğimiz şey şudur: “Benim burada olduğumu, yaşadığım şeyin sende de bir karşılığı bulunduğunu bilmeye ihtiyacım var.”

Kaynakça

  • Benjamin, J. (1988). The bonds of love: Psychoanalysis, feminism, and the problem of domination. Pantheon Books.
  • Kohut, H. (1971). The analysis of the self: A systematic approach to the psychoanalytic treatment of narcissistic personality disorders. International Universities Press.
  • Lacan, J. (2006). The mirror stage as formative of the I function as revealed in psychoanalytic experience. In Écrits: The first complete edition in English (B. Fink, Trans., pp. 75–81). W. W. Norton & Company. (Original work published 1949)
  • McWilliams, N. (2011). Psychoanalytic diagnosis: Understanding personality structure in the clinical process (2nd ed.). Guilford Press.
  • Winnicott, D. W. (1971). Playing and reality. Tavistock Publications.
Selen Erçelik
Selen Erçelik
Klinik Psikolog Selen Erçelik, 2024 yılında Yeditepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölümü'nden mezun olmuş, çift anadal programı kapsamında sürdürdüğü Psikoloji lisans eğitimini ise 2025 yılında aynı üniversitede tamamlamıştır. 2026 yılında İstanbul Kent Üniversitesi Klinik Psikoloji Yüksek Lisans Programı'nı tamamlamış ve klinik psikoloji alanında uzmanlaşmıştır. Akademik çalışmalarını uluslararası düzeyde sürdürmekte olup, İngiltere'de bulunan University of Derby'de Psikoloji alanındaki yüksek lisans eğitimine devam etmektedir. Mesleki gelişim sürecinde psikodinamik ve psikanalitik kuram ekseninde çeşitli eğitim programlarına, seminerlere ve ileri düzey klinik çalışmalara katılmıştır. Bunun yanı sıra bağımlılık psikolojisi, yaratıcı sanat terapileri, klinik görüşme teknikleri ve psikoterapi uygulamaları alanlarında eğitimler alarak kuramsal bilgisini multidisipliner bir bakış açısıyla geliştirmeyi hedeflemiştir. Özellikle travma, erken dönem yaşantılar ve bunların ruhsal gelişim üzerindeki etkileri ilgi alanları arasında yer almakta; bu doğrultuda mesleki eğitimlerini sürdürmektedir. Farklı kurumlarda gerçekleştirdiği staj çalışmaları aracılığıyla klinik deneyim kazanmış; süpervizyon sürecinde edindiği uygulama pratiği sayesinde teorik bilgisini klinik gözlem ve deneyimle bütünleştirme fırsatı elde etmiştir. Çalışmalarını psikodinamik psikoterapi yaklaşımı doğrultusunda sürdürmekte; erken dönem yaşantıların benlik gelişimi üzerindeki etkileri, kişilerarası ilişki örüntüleri, bağlanma süreçleri ve duygusal düzenleme alanlarına odaklanmaktadır. Hâlen aktif olarak danışan görmekte, mesleki gelişimini düzenli süpervizyon ve ileri düzey eğitimlerle sürdürmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar