Geometrik düzlemden bahsederek başlayacağım. Lacan, görmenin bir boyutu olan geometrik düzlemi, görmedeki ışık imgesi oluşumundan farklı bir yere konumlandırıyor. Fiziksel boyutlarına dair bir kavrama oluşturulacak bir imgenin, ışık ışınlarının her bir noktadan sekip gözde sarı cisme toplanarak düşmesiyle, bir çizgi takibi üzerine kurulu bir matematiği vardır. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, sarı cisme düşen görüntü aslında terstir. İşin biyolojik yanına değinecek olursak, Lacan’ın görmenin karmaşıklığına dair nüanslarını daha iyi kavramamıza yardımcı olabilecek somut bir örnek bulabiliriz.
Bu tersine çevirme işlemini bir kenara bırakarak, Lacan’ın kör birinin bile bir görme kabiliyetine sahip olabileceğine değindiğini belirtmek isterim. Ancak bu görme, alışılagelmiş biçimiyle ışığı okumaya dayanmıyor. Bir cismin her bir noktasından çıkan iplerin, boşlukta kurulu bir düzenekle, birbirlerine göre pozisyonları tutarlı olacak şekilde bir araya getirilmesi sonucunda oluşacak yeni speküler cisme, eğer kör biri dokunursa, cismin fiziksel boyutlarına dair bir imgeyi oluşturma kabiliyeti olacağından bahsediyor. Bu durum, özneyi ve gösterenler zincirini çalışırken kullandığımız topolojik yaklaşımın somut bir metaforu olarak düşünülebilir. Bir nevi imgenin simgeselde tekil yerine dair bir anlama takılı kalma durumu, gözün takılı kalmasıyla ilişkilidir. Takıyor aklıma da diyebilirim imgelerin işlevini şakalaştıracak olursam; nitekim anlama için merkezi bir yeri olan bir unsur; yanlış anlama veya değil.
Kanaatimce bu özellikleri dolayısıyla geometral düzlem, Lacan için bakış alanında kısmi bir boyuttur ve görmeyle hiç alakası yoktur.
“Öznenin organla ilişkisi deneyimin merkezini teşkil eder” diyor Lacan ve meme, dışkı gibi nesnelerle yaklaştığı dürtü kavramına gözü de yerleştiriyor. Skopik ve işitsel devreler, Lacan için oral ve anal kadar dürtü statüsüne yerleştirilebilecek nitelikte devrelerdir. Dış ve iç ayrımının yapıldığı delikler ve bunların uyarılması, erekte olması, bir şey alması ve vermesi, yakınlaşması ama aşırı uyarılma sonucu hissizleşmesi, hassaslaşması, talep etmesi, hatta skopik ve işitsel için düşünürsek arzu etmesi bakımından organizmayı öznelleştiren temas yerleridir. Bu açıdan metne ek olarak “gerçekçi röproduksiyon” ne demekse, bu kavrama Lacan’ın eleştirel tutumunu diğer dürtüler için de düşünmeyi öneririm.
Konu gereği skopik dürtüden çok da ayrılmayacağım. Elçiler tablosuna dönersek, ressamın özneyi kuru kafa üzerinden tablonun içine davet ettiğinden bahsediyor Lacan. Holbein davet ediyor ama kuru kafa yakalıyor; çünkü bizim hiçliğimizi, özne olarak kuruluşumuzu temsil eden bir yere esir alıyor. Resimde bir leke gibi görünen bu anamorfik detay üzerinden geometrik boyutun arzuyla ilişkisine değinelim. İmgenin reele tutunabilmesi için simgesel bir halka da gerek, aynı Borromean düğümde olduğu gibi. Burada karşımıza (en az) bir soru çıkıyor: Sanatçıyı bir şey -ne?- yapmaya iten arzu nedir?
“Görünen konusunda her şey bir tuzaktır ve bilhassa girifttir” yakın bir dostumun bana süpervizöründen aktardığı “Simgesel yalan söyler, İmgesel hata yapar ve Gerçekse zaten konuşmaz” sözü ışığında tekrar düşünmek isterim. Lacanyen teorinin sayılabilecek diğer tüm zihin kuramlarından ayrıldığı temel noktalardan biri, Gerçek’in bir düzlem olarak bölünmüş öznenin karşısına nasıl çıktığıdır. Lacan’a göre dilde/dille yabancılaşan bir özne Gerçek’e doğrudan erişemez; yakınsamalarla tarif eder belki ama geride Gerçek’in dile gelmeyen kısmı her zaman kalır. Dile gelmemek bir yana, bilinçli deneyim tarafından tahayyül bile edilemez. Karşıt olarak psikoza bakarsak, genel kanının aksine Gerçek’le asıl haşır neşir yapı budur belki de. Olduğu gibi, anlamla bölünmeden, suni bir sınırla kesilmeden Gerçek’ten gelen bir jouissance istilasındadırlar.
Işığa geri dönersek, görme eğer ışık hüzmelerini takip edip sanal bir cisimcik oluşturmaktan geçiyorsa, biz kavrayabildiğimiz görünür spektrumdaki hüzmeleri takip edebiliriz yalnızca. Eksik görüşümüzle, kör birine iplerle aktardığımız görme oyununu ancak nasıl hayal ediyorsak, en azından o sınırlılıkla aktarabiliriz.
Küçük dostunun Lacan’a “Şu tenekeyi görüyor musun? O seni görmüyor.” demesindeki can alıcı nokta, Lacan açısından şudur: anamorfik tarifinde olduğu gibi, kurukafanın olduğu gibi; vahşi doğada hayatlarının düzeni orada kurulu insanlar arasında Lacan kendisini bir leke olarak nitelendirmektedir. Arkadaşının ona yaptığı bir şaka, onun için fazlasıyla gerçek ve tekinsiz bir durumu dile getirmektedir. Teneke Lacan’a bakıyor ama görmüyor.
Bunun üzerine leke olsa da şunu belirtmek gerekir: Geometrik noktada saptanan o nokta biçimli varlıktan ibaret değil. O tablo gözünün içinde ama Lacan tablonun içinde. Tekrar yabancılaşmayı ele alabiliriz burada; o speküler imge gözün içinde ama biz de o imgenin içindeyiz, sadece dışımızı görebilsek de.
Felsefeyle az çok ilgili olan bir renk sorusuna sanıyorum hepimiz aşinayız. Bu veya şu rengi benim gördüğüm gibi gördüğünden nasıl emin olabilirim? Kimisinin cevabı: “aynı ismi veriyoruz” olur; simgeselin ve imgeselin ayrımını yapmaktan aciz bir şekilde. Lacan’ın cevabıysa, renk tayfındaki renk niteliğine dair şeylerin dalga boyu veya titreşimin frekansıyla doğrudan bağlanabilecek hiçbir nesnel bağlılığın olmadığıdır. Söz konusu bu kadar somut düşünülebilecek, duyuya dair bir şeyken bile karşımıza çıkan bu cevabın yokluğu, nasıl olur ki öznelerarasılık veya anlama dair bir şey konuşurken karşımıza çıkmaz?
Yansılama konusunu tekrar ele alalım renklere gelmişken. Yeşil bir çevredeki yeşilleşen bir böceğin renginin çevresine kayışı, çevresi hangi renkte ışığı geri gönderiyorsa, onu geri göndermeye dayanır. Seçilememeye, belirmemeye. Bu yüzden midir ki acaba özne olmak korkutucudur? Sürüden ayrılanı kurt kapacağı için mi? İmgesel babalarla dolu, zalim iktidarlarla dolu bir düzende belki de bu yanı da vardır arzudan korkmanın; bundan ibaretmiş gibi konuşmak yetersiz olsa da.
Yansılamanın Caillois bakış açısından üç ana başlığından ilki olarak kamuflajı açarken, zeminle uyumlu olmak değil, alacalı zeminde alacalı olmak diyor Lacan. Buradaki ayrımın ne olabileceğini düşünürken aklıma gelen şu oldu: uyumlu şeyler seçilebilir bazen. Uyum çok güzel görünebilir, detay ayırt edilebilir. Alacalı zeminde alacalı olmaksa çevre gibi olmaktır; ayrımı ortadan kaldırmaya dayanır.
İkinci ana başlık travestidir. Burada belli bir cinsel hedef vurguludur. Maske arkasına saklanmaktan bahsediyor Lacan, ama bu maske belki sadece gözleri kapatan, arkasında ne olduğunu belli eden bir maske. Açabiliriz.
Son olarak gözdağı için bir üst değerden bahsediyor; ama bu taklitte ötekilerin taklidine kanaat getirmekten emin olmamamız gerektiğinden de. O zaman taklit edilen ne ola ki? Fallustan başka bir cevap gelmiyor aklıma.
Sona yaklaşırken sanatçının kendi resminde nasıl pozisyonlandığını konuşalım biraz. Çizilen figürlerin karakterlerin kimi zaman sanatçının kendisi olduğunu tartışmaya acele eden eleştirmenler olur elbet, hatta sıklıkla. Ama tablonun kendisi öznedir; çizilen “benler” belki nesne olabilir çünkü olsa olsa benliktir onlar. Ne demeye çalıştığımı iki metaforla açayım. Tiyatro oyununda oyun öznedir, karakterler benlik. Rüyada rüya öznedir, kişiler benlik. Esasında bunların hepsinde bir syntax vardır ki bu simgesele tekabül eder; bir görüntü vardır ki bu imgesele tekabül eder; bir de bunları kapsayan ve dışında kalan ön koşullar vardır; bazen müdahil olsa da sesi çıkmayan, o da reeldir.
O zaman bir ressamın sunduğu nedir? Tekrar söyleyelim ki bir bakış tuzağıdır; bakışı teslim ederiz, gözümüzü yatıştırırız ve odağı bir yere vererek çevresel görüşte nelerin kaldığını feda ederiz.
Kaynakça
- Lacan, J. (2013). Seminer XI: Psikanalizin Dört Temel Kavramı (N. Erdem, Çev.). Metis Yayınları.


