Aşkın ve nefretin görünmez ipleri insan ilişkileri, özellikle romantik partnerlikler, dışarıdan bakıldığında iki bağımsız öznenin bilinçli kararlarıyla yürütülen birer bağ gibi görünür. Kiminle evleneceğimiz, kime aşık olacağımız veya kiminle şiddetli kavgalara tutuşacağımız konusunda rasyonel bir iradeye sahip olduğumuza inanmak isteriz. Ancak psikoanalitik literatür, bu yüzeydeki uyumun ya da çatışmanın derinlerinde, bilincin çok ötesinde çalışan muazzam bir yer altı şebekesi olduğunu fısıldar. Bu şebekenin en karmaşık, seans odalarında klinisyenleri en çok uğraştıran ve modern çift ilişkilerini adeta bir tiyatro sahnesine çeviren mekanizması, Britanya Nesne İlişkileri Ekolü’nün kurucusu Melanie Klein’ın literatüre kazandırdığı yansıtmalı özdeşim (Projective Identification) kavramıdır. Çoğu zaman günlük dilde sıkça kullanılan “yansıtma” (projection) mekanizmasıyla karıştırılan yansıtmalı özdeşim, basit bir “kendi hissettiğini karşı tarafa yakıştırma” eylemi değildir. Yansıtma, bir kişinin kendi içindeki kabul edilemez bir duyguyu (örneğin öfkeyi) partnerine atfetmesi ve “O bana öfkeli” demesiyle sınırlıdır; burada partnerin bu duygudan haberi bile olmayabilir. Ancak yansıtmalı özdeşimde süreç çok daha manipülatif, eylemsel ve sarsıcıdır. Kişi, kendi içinde tahammül edemediği, bastırdığı veya narsisistik olarak bütünlüğünü tehdit eden o “gölge” parçayı (yetersizlik, çaresizlik, ilkel öfke, değersizlik) partnerine yüklemekle kalmaz; bilinçdışı bir koreografiyle partnerini manipüle ederek, onda tam da o yansıtılan duyguyu uyandırır ve partnerinin o duyguyla özdeşleşmesini sağlar. Modern ilişkiler, bu anlamda eşlerin birbirine kendi karanlık odalarındaki malzemeleri fırlattığı ve karşı tarafı bu malzemeleri taşımaya zorladığı görünmez arenalara dönüşebilmektedir.
Kleinyen Temellerden Çift Terapisi Koltuğuna
1. Arkaik Kökenler: Paranoid-Şizoid Konum ve Bebeğin Çaresizliği
Melanie Klein, yansıtmalı özdeşim kavramını ilk kez 1946 yılında yayımladığı “Bazı Şizoid Mekanizmalar Üzerine Notlar” başlıklı çığır açan makalesinde tanımlamıştır. Klein’a göre bu mekanizma, yaşamın ilk aylarında, bebeğin dünyayı “tamamen iyi” ve “tamamen kötü” olarak ikiye böldüğü Paranoid-Şizoid Konum esnasında ortaya çıkan ilkel, arkaik bir ego savunma düzeneğidir. Bebek, kendi içindeki yıkıcı dürtülerle (ölüm dürtüsü, haset, açgözlülük) ve katlanılması imkansız olan o erken dönem çaresizlik hissiyle baş edemez. Bu ilkel acı ve yıkıcılık, egoyu içeriden parçalama tehdidi taşır. Bebek, hayatta kalabilmek için zekice ve çaresizce bir hamle yapar: İçindeki o “kötü/yıkıcı” parçayı böler ve dışarıdaki nesneye, yani anneye (memeye) fırlatır. Amacı, hem kendi içini temizlemek hem de o kötü parçayı dışarıdaki nesnenin içinde kontrol altında tutmaktır. Ancak bu eylemin kaçınılmaz bir bedeli vardır. Bebek, kötülüğü anneye yüklediği an, anne artık onun gözünde “tehlikeli, zulmedici ve tekinsiz” bir nesneye dönüşür (paranoit kaygı). Bebek, annenin içine yerleştirdiği o parçayı kontrol etmek için sürekli tetikte kalır. İşte bu ilkel, pre-verbal (dil öncesi) mekanizma, yetişkinlik dönemindeki yakın ilişkilerde, kelimelerin ve sembolizasyonun yetersiz kaldığı kriz anlarında yeniden canlanır.
2. Yansıtma ile Yansıtmalı Özdeşim Arasındaki Keskin Çizgi
Yansıtmalı özdeşimi modern ilişkilerde görünür kılmak için, onu klasik Freudyen yansıtmadan ayıran o ince psikolojik işçiliği anlamak gerekir. Thomas Ogden gibi çağdaş Nesne İlişkileri teorisyenleri, yansıtmalı özdeşimin üç aşamalı bir süreç olduğunu vurgular:
– Birinci Aşama (Fırlatma): Özne, kendi ruhsal gerçekliğinde taşıyamadığı bir parçayı (örneğin derin bir yetersizlik hissini) partnerinin üzerine yansıtır.
– İkinci Aşama (Baskılama/Eyleme Dökme): Özne, partnerine öyle bir tarzda davranır, öyle imalarda bulunur veya onu öyle köşelere sıkıştırır ki, partner üzerinde muazzam bir psikolojik baskı oluşur. Bu bir tür bilinçdışı “eyleme dökme” (acting-out) eylemidir.
– Üçüncü Aşama (Kapanın Kapanması): Partner, bu sistematik baskıya dayanamayarak, öznenin ona yüklediği duyguyu gerçekten kendi içinde hissetmeye ve o duyguya uygun davranmaya başlar.
Örneklemek gerekirse; kendi içindeki yetersizlik ve başarısızlık gölgesiyle yüzleşemeyen bir erkek, eşine sürekli “Beni küçümsüyorsun, beni yetersiz görüyorsun” diyerek sadece yansıtma yapmaz. Eşinin attığı her normal adımı sabote eder, onun başarılarını baltalar, evde sürekli gerginlik çıkarır ve en sonunda eşine o kadar yoğun bir çaresizlik ve öfke yaşatır ki, eşi en sonunda avazı çıktığı kadar bağırarak onu aşağılar. O an kapan kapanmıştır. Erkek, içten içe gizli bir rahatlama yaşar: “Gördün mü, haklıydım. Sen gerçekten beni yetersiz buluyor ve bana saldırıyorsun.” Kendi içindeki çirkin öfke ve yetersizlik artık eşinin malı olmuştur; kendisi ise kurban rolünde temiz kalmıştır.
3. Modern İlişkilerde Gölgenin Paylaşımı: “Kilit ve Anahtar” Uyumu
Çiftler birbirlerini tamamen tesadüfen seçmezler. Psikoanalitik literatür (özellikle Jürg Willi’nin Kollüzyon teorisi), yansıtmalı özdeşimin işleyebilmesi için çiftler arasında bilinçdışı bir “kilit-anahtar” uyumu olması gerektiğini söyler. Bir partnerin dışarı fırlattığı gölge parça, diğer partnerin kendi geçmişindeki, çocukluğundaki tanıdık bir yaraya veya bastırılmış bir malzemeye denk gelmelidir. Modern ilişkilerde en sık rastlanan yansıtmalı özdeşim dinamikleri şunlardır:
– Bağımlılık ve Tümdengelimsel Güçlülük Dinamiği: Partnerlerden biri, kendi içindeki kırılganlığı, muhtaçlığı ve çocuksu bağımlılık arzularını tamamen reddetmiş, aşırı güçlü, her şeyi çözen, kontrolcü bir yetişkin kimliği (hiper-kompanse ego) inşa etmiş olabilir. Bu kişi, içindeki o “muhtaç çocuk” gölgesini partnerine yansıtır. Partnerini sürekli yetersiz, bakıma muhtaç, tek başına ayakta duramayan biri gibi konumlandırır ve ona öyle davranır. Partner de zamanla bu rolü benimser, kendi yetilerini kaybeder ve tamamen bağımlı hale gelir. Böylece ilk partner, kendi muhtaçlık gölgesini diğerinin bedeninde seyrederek kendi gücünü onaylar.
– Öfke ve “Kusursuz Sakinlik” Çatışması: Çiftlerden biri, çocukluk ortamında öfkenin yasaklanmış olmasından dolayı, kendi içsel agresyonunu tamamen bastırmış olabilir. O, ilişkide her zaman yapıcı, sakin, mantıklı ve “uygar” olan taraftır. Ancak içindeki o vahşi öfke gölgesini partnerine yansıtmalı özdeşimle yükler. Partnerini en hassas yerlerinden, pasif-agresif iğnelemelerle, sessiz kalarak veya entelektüel üstünlük taslayarak tahrik eder. En sonunda partner çılgına dönüp tabakları kırdığında, sakin olan taraf büyük bir soğukkanlılıkla “Bak yine ne kadar saldırgansın, seninle konuşulmuyor” der. Kendi agresyonunu partnerine yaşatmış, onu canavarlaştırmış, kendisi ise “melek” rolünü korumuştur.
Klinik Çözülme: Yansıtmalı Özdeşimin İlişkisel Bedeli
Yansıtmalı özdeşim, kısa vadede egoyu rahatlatan bir “tahliye vanası” gibi çalışsa da, uzun vadede ilişkileri tüketen, partnerleri birbirinden yabancılaştıran ve kronik bir evlilik cehennemi yaratan patolojik bir süreçtir. Bu mekanizmanın yoğun olarak çalıştığı ilişkilerde, zamanla her iki partner de kendi gerçek kimliklerini kaybetmeye başlar. Gölgeyi yükleyen taraf (özne), içindeki parçaları sürekli dışarı attığı için giderek daha da boşalır, narsisistik olarak çoraklaşır ve partnerine karşı paranoid bir bağımlılık geliştirir. Çünkü o kötü parçayı kontrol altında tutmak için partnerini sürekli gözetlemek ve manipüle etmek zorundadır. Gölgeyi taşımak zorunda kalan partner (nesne) ise zamanla ağır bir duygusal tükenmişlik, depresyon ve yabancılaşma yaşar. Seans odalarında bu partnerler genellikle şu cümleyi kurarlar: “Ben eskiden böyle bir insan değildim. Bu ilişkiden sonra içimden bir canavar çıktı, kendimi tanıyamıyorum.” Bu cümle, yansıtmalı özdeşim kapanına kısılan bir ruhun en net çığlığıdır. Kişi, kendisine ait olmayan, partnerinin çocukluğundan kalma travmatik artıkları ve öfkeleri kendi bedeninde ve zihninde taşımaktan yorgun düşmüştür.
Aynayı Kendine Çevirmek ve Ruhsal Bütünleşme
Melanie Klein’ın bu sarsıcı kavramı, modern ilişkilerde yaşanan kronik çatışmaların sadece birer iletişim kazası olmadığını, derin birer ruhsal takas ve tahliye operasyonu olduğunu gözler önüne serer. Çiftlerin seans odasında bu görünmez ipleri fark etmesi, terapötik sürecin en sancılı ama en özgürleştirici anıdır. Psikodinamik ve Nesne İlişkileri yönelimli bir çift terapisinde amaç, partnerlerin birbirlerine fırlattıkları o gölge parçaları geri toplamasını sağlamaktır. Terapist, çiftlerin birbirini suçlamayı bırakıp şu hayati soruyu sormalarına yardımcı olur: “Ben partnerimde hangi duyguyu ısrarla uyandırmaya çalışıyorum ve bu duygu benim çocukluk geçmişimde kime aitti?” Kişi, partnerini delirten o pasif-agresif tutumunun ardındaki bastırılmış öfkeyi, ya da partnerini sürekli yetersiz hissettiren o kontrolcülüğünün arkasındaki kendi ilkel çaresizlik korkusunu sahiplendiğinde (yani yansıtmalı özdeşimi sonlandırıp o parçayı kendi egosuna entegre ettiğinde), partnerin üzerindeki o ağır ruhsal yük de kalkar. Partner, taşımak zorunda kaldığı o yabancı gölgeyi sahibine iade eder. Sonuç olarak, yansıtmalı özdeşimin deşifre edilmesi, modern ilişkileri bir savaş alanı olmaktan çıkarıp, bireylerin kendi karanlık taraflarıyla yüzleştiği ve birlikte olgunlaştığı iyileştirici bir aynaya dönüştürür. Karşı tarafa yüklemekten vazgeçtiğimiz her gölge, bizi kendi ruhsal bütünlüğümüze ve gerçek, derinlikli bir sevgiye bir adım daha yaklaştıracaktır.


