Odysseus’un hikâyesini hiç bilmeyenler için kısaca anlatalım:
Truva’yı düşüren tahta at planının arkasındaki isim olan Odysseus, savaşın ardından ülkesine, eşi Penelope’ye ve oğlu Telemakhos’a dönmeye çalışan bir kraldır. Ancak eve dönüş yolculuğu on yıl sürer. Bu süre boyunca tek gözlü devlerle, büyücülerle, insanları şarkılarıyla ölüme sürükleyen Sirenlerle, deniz canavarlarıyla ve tanrıların öfkesiyle karşılaşır.
Defalarca ölümün kıyısından döner. Gemilerini, arkadaşlarını ve sahip olduğu hemen her şeyi kaybeder. Buna rağmen eve dönme isteğinden vazgeçmez.
Fakat yolculuğunun en dikkat çekici kısmı belki de karşılaştığı canavarlar değildir.
Fark ettiniz mi?
Odysseus tek gözlü bir devin mağarasından kaçmayı başarır. Sirenlerin karşı konulmaz seslerine direnmenin bir yolunu bulur. Büyücü Kirke’nin büyüsünü bozar. Denizlerin ve fırtınaların arasından geçer. Deniz tanrısı Poseidon bile onu tamamen durduramaz.
Ama Odysseus, on yıllık yolculuğunun yedi yılını Kalypso’nun adasında geçirir.
Kalypso onu öldürmek istemez. Onu karanlık bir zindana atmaz. Aç bırakmaz, yaralamaz ya da korkunç sınavlardan geçirmez.
Tam tersine, ona güzel yemekler, güvenli bir ada ve yumuşak bir yatak sunar. Onunla kalmasını ister. Hatta bazı anlatımlarda ona ölümsüzlük ve sonsuz gençlik vadeder.
Odysseus’un karşılaştığı diğer varlıkların yapmak istediği şey açıktır: Onu yok etmek, yutmak ya da yolundan çevirmek.
Kalypso’nunki ise çok daha yumuşaktır.
Onu kovalamaz.
Onu tehditlerle sınamaz.
Onu korkutmaz.
Yalnızca kalmasını kolaylaştırır.
Ve belki de bu nedenle diğerlerinden daha başarılı olur.
Çünkü açık bir tehlikeyle karşılaştığımızda ne yapmamız gerektiğini biliriz. Acı, bir şeylerin yanlış olduğunu haber verir. Korku, kaçmamız gerektiğini söyler. Tehdit bizi harekete geçirir.
Fakat rahatlık bizi harekete geçirmez.
Bizi ikna eder.
Henüz gitmemize gerek olmadığına, karar vermek için zamanımız bulunduğuna, başlamanın yarına bırakılabileceğine inandırır.
İnsan çoğu zaman acıdan kaçmak için büyük bir güç bulabilir. Çünkü acının içinde kalmanın bedeli görünürdür.
Konfor alanının bedeli ise hemen görünmez.
Bir işte mutsuz olabiliriz; ama şartları kötü değildir.
Bir ilişkide kendimizden uzaklaşabiliriz; ama büyük kavgalar yaşanmıyordur.
Bir hayali yıllardır erteliyor olabiliriz; ama hayatımız tamamen kötü değildir.
Tam olarak mutlu değilizdir. Fakat yeterince rahatsız da değilizdir.
Bu nedenle kalırız.
Bir gün daha.
Bir ay daha.
Bir yıl daha.
Odysseus’un Kalypso’nun adasında yaşadığı durum tam olarak gönüllü bir tatil değildir. Gitmesine izin verilmez ve o, kıyıya oturup evini özler. Bu nedenle hikâyeyi yalnızca “Odysseus rahatını sevdi ve kalmayı seçti” şeklinde okumak doğru olmaz.
Fakat hikâyenin psikolojik çağrışımı yine de güçlüdür.
Bazen bir insan nerede olmak istediğini çok iyi bilir fakat bulunduğu yerden ayrılamaz.
Aklı gitmesi gerektiğini söyler.
Kalbi başka bir hayatı özler.
Fakat alışkanlıklar, korkular, belirsizlik ve mevcut düzen onu olduğu yerde tutar.
İnsanların kendilerine zarar veren durumlardan ayrılmakta neden zorlandığını düşündüğümüzde çoğu zaman yalnızca korkuya odaklanırız. Oysa bazen bizi tutan şey korku değil, mevcut hayatın tanıdıklığıdır.
Bildiğimiz bir mutsuzluk, bilmediğimiz bir ihtimalden daha güvenli gelebilir.
En azından burada neyle karşılaşacağımızı biliriz. Oysa yeni bir işe başlamak, başka bir şehirde yaşamak, bir ilişkiyi bitirmek, bir hayalin peşinden gitmek ya da uzun zamandır ertelenen bir kararı almak belirsizlik içerir.
Konfor alanı her zaman konforlu değildir.
Bazen yalnızca tanıdıktır.
İnsan orada iyi olduğu için değil, dışarıda ne olduğunu bilmediği için kalır.
Kalypso’nun adası da bu nedenle güçlü bir sembole dönüşür. Dışarıdan bakıldığında güzel, güvenli ve huzurludur. Fakat Odysseus için orası ait olduğu yer değildir.
Bir yerin kötü olmaması, bizim için doğru olduğu anlamına gelmez.
Bir hayatın dayanılabilir olması, yaşamamız gereken hayat olduğu anlamına gelmez.
Bazen kendimize yalnızca “Burada kötü müyüm?” diye sorarız.
Oysa asıl soru şudur:
“Burada kalarak neyi kaçırıyorum?”
Odysseus’un adada geçirdiği yedi yıl yalnızca beklemek değildir. O yıllar, oğlunun büyüdüğü, eşinin yaşlandığı ve ülkesinin onsuz değiştiği yıllardır.
Konfor alanında kaybettiğimiz şey de çoğu zaman anlık mutluluk değildir.
Zamandır.
İhtimallerdir.
Dönüşebileceğimiz insandır.
Acı bizi harekete geçirir. Çünkü ondan kurtulmak isteriz.
Rahatlık ise ayrılmamamız için bizi ikna eder. Biraz daha beklememizi, daha hazır hissetmemizi, koşulların düzelmesini ya da doğru zamanın gelmesini söyler.
O doğru zaman çoğu zaman gelmez.
Çünkü harekete geçmek için önce korkunun geçmesini bekleriz. Oysa cesaret, korku geçtikten sonra ortaya çıkan bir duygu değildir. Çoğu zaman korkuya rağmen atılan ilk adımın ardından oluşur.
Tek gözlü devler, Sirenler, büyüler ve fırtınalar Odysseus’u eve dönmekten vazgeçiremez.
Ama sakin bir ada, yumuşak bir yatak ve değişmeyen günler onun hayatından yedi yıl alabilir.
Belki de Homeros bize doğrudan konfor alanını anlatmaya çalışmıyordu. Yine de Odysseus’un hikâyesi binlerce yıl sonra çok tanıdık bir gerçeği hatırlatıyor:
Bizi yolumuzdan çıkaran şey her zaman karşımıza dikilen büyük bir engel değildir.
Bazen engel, gitmemiz gereken yere doğru yürümememizi sağlayacak kadar rahat olan bir hayattır.
Bu yüzden hayatımızdaki canavarları ararken yalnızca bizi korkutan şeylere bakmamalıyız.
Bizi uyutanlara da bakmalıyız.
Truva’yı bir tahta atın içine sakladığı hileyle düşüren Odysseus’u oyalayan şey bir ordunun kuvveti değil, rahatlığın tuzağı buldu. Başkalarını aldatan adam, sonunda konfor tarafından aldatıldı. Çünkü bazı tuzaklar kapılarını zorla kapatmaz; içeride kalmayı isteyeceğimiz kadar güzel görünür.
Belki de hayatımızdaki en tehlikeli canavar, canavar gibi görünmüyordur.
Kaynakça
- Homer. (2026). The Odyssey (R. Fagles, Trans.). Penguin Classics. (Original work published ca. 8th century BCE)
- Nolan, C. (Director). (2026). The Odyssey [Film]. Syncopy; Universal Pictures.
- Sirois, F. M., & Pychyl, T. A. (2013). Procrastination and the priority of short-term mood regulation: Consequences for future self. Social and Personality Psychology Compass, 7(2), 115–127. doi:10.1111/spc3.12011
- Brown, M. (2008). Comfort zone: Model or metaphor? Australian Journal of Outdoor Education, 12(1), 3–12. doi:10.1007/BF03401019

