Hayatımızın bazı dönemlerinde, içimizde ismini koyamadığımız bir özlem duygusu taşırız. Bazen bitmiş bir ilişkiye, çocukluğumuza, kaybettiklerimize, bazen de henüz gerçekleşmemiş olan geleceğe yönelir bu his. Geleceğe yönelen bu özlemi çoğu zaman geçmişimizle ilişkilendiririz. Fakat özlediğimizi sandığımız şeye yöneldiğimizde, beklediğimiz huzuru bulamayız. Geçmişimizdeki o ev artık eski ev değildir; eski şehir, artık aynı sıcaklığı taşımaz, yıllardır özlediğimiz kişi ise zihnimizdeki imgeyle örtüşmez. Tam da bu anda, özlediğimiz şeyin aslında geçmişimizdeki bir kişi ya da yer olmadığını anlarız. Belki de insan, hiç sahip olmadığı şeylerin yasını tutuyordur.
Bu noktada Jacques Lacan’ın arzu kuramı, özleme dair alışılmışın dışında bir bakış açısı getirir. Lacan’a göre arzu, eksikliğin içinden doğarak var olur. Bildiğimiz gibi doyurulmayı bekleyen bir ihtiyaç olmayarak, tamamlanması mümkün olmayan bir arayışı içerir. Bu yüzden insan, sahip olabildiklerine değil, sahip olamadıklarına özlem duyarak yaşar. Arzu farklı nesnelere yönelir, eksiklikte var olmaya devam eder. Bu yüzden hayatımız boyunca farklı şeylerin peşinden ilerlesek de içimizdeki eksiklik kaybolmaz. Çünkü bizi harekete geçiren şey, geçmişimiz ya da kaybettiklerimiz değil; hiçbir zaman var olmamış bir bütünlük düşüncesidir.
İnsan, çoğu zaman arzusunu ihtiyaçlarıyla karşılamaya çalışır. Oysa Lacan, bu iki kavram arasında keskin bir ayrım yapar. Açlık bir ihtiyaçtır ve yemek yendiğinde sona erer. Fakat arzu, doyurulabilen bir gereksinim değildir. Arzu, nesnesine ulaşıldığında ortadan kalkmaz, sadece yön değiştirir. Bunun nedeni, arzunun doğrudan bir nesneye ait olmamasıdır. İnsan, genellikle istediğini sandığı şeyi değil; o nesnenin temsil ettiği şeyi arzular. Kariyer hedefleri, yalnızca ekonomik kazanç vaat etmez; görülmeyi ve değerli hissedebilmeyi de temsil eder. Bir ilişki ise yalnızca birlikte geçirilen zamana indirgenemez; sevilmeye değer olduğumuza dair içsel bir kanıt arayışına dönüşebilir. Böylece arzu, nesnelerin kendisinden çok, onlara yüklediğimiz anlamlarla beslenir.
Tam da bu noktada Lacan, arzuyu ihtiyaçtan ayıran üçüncü bir kavramdan söz eder: talep. İnsan, ihtiyaçlarını dile getirirken yalnızca ihtiyacını ifade etmeyerek, aynı zamanda görülmeyi, duyulmayı ve fark edilmeyi de talep eder. Bu duruma verilecek en anlaşılır örnek, bir bebeğin ağlamasıdır. İhtiyaç nedeniyle ağlayan bebek, ihtiyacı karşılandıktan sonra da bakım verenin sesini, temasını ve ilgisini görmek ister. Bu açıdan talep, sadece fiziksel bir gereksinim ifadesi değildir. Arzunun doğuşu, tam da bu noktada ortaya çıkar. İhtiyaç karşılanabilir, talep ifade edilebilir; fakat talebin içinde yer alan sevgi beklentisi bütünüyle karşılanamaz. Çünkü hiçbir insan, bir başkası tarafından tamamen anlaşılacağından ya da koşulsuz biçimde onaylanacağından emin olamaz.
Sonuç olarak insanı harekete geçiren, sadece sahip olmadıkları ya da ulaşamadıkları değildir. Yaşamın anlamı, eksikliğin bir gün ortadan kalkmasını beklemekte değil, onunla kurduğumuz ilişkiyi fark edebilmektedir. Belki de en derin özlemlerimiz, yitirdiğimiz şeylerden çok, zihnimizin hiçbir zaman tamamlayamadığı o bütünlük arayışına yöneliktir.


