Ekranı kilitleyip masadan kalktığınızda, odadaki o mutlak sessizlik bazen tuhaf bir ağırlık çöker omuzlarınıza. Gün boyu yüzlerce mesajın, onlarca sekmenin, akıp giden yüzlerin ve seslerin arasında dolaşmışken; eve varıp kapıyı üzerinize kilitlediğiniz o ilk saniyede beliren o boşluk hissi… Tanıdık geliyor değil mi? Aslında dünyanın bir ucundaki gelişmeden anında haberdar olduğumuz, dilediğimiz an bir tuşla binlerce insanla bağ kurabildiğimiz bir çağda yaşıyoruz. Ironik olan şu ki, bu aşırı bağlı dünya bize muazzam bir imkân sunarken, ruhumuzun en temel coğrafyasını, yani “ait olma” duygusunu sessizce elimizden alıyor.
Eski zamanlarda yersiz yurtsuzluk, fiziksel bir sürgünün ya da göçün sonucuydu. İnsanlar topraklarından, köylerinden kopar, yeni bir yere uyum sağlamaya çalışırdı. Bugün ise coğrafi olarak aynı sokakta, aynı evde, hatta aynı masada otururken bile içten içe mülteci gibiyiz. Sabah uyanır uyanmaz elimize aldığımız o küçük ekranlar, bizi aynı anda bin farklı yere ışınlıyor. Zihnimiz sürekli “burada” değilmişiz de başka bir yerde, yetişmemiz gereken başka bir versiyonumuz varmış gibi çalışıyor. Bir yerde, tam da şu anda kalmayı unuttuk.
Sokakta yürürken telefonuna bakan, kafede otururken masadakilerle değil ekrandakilerle sohbet eden, uykuya dalmadan önce son ışığı yine o cam ekranın maviliğinden alan bir nesle dönüştük. Fiziksel olarak var olduğumuz mekanlar artık bizim için birer bekleme salonundan ibaret. Asıl hayatın, asıl heyecanın, en önemlisi de “kaçırılmaması gerekenlerin” başka bir yerde akıp gittiğine inanıyoruz. Bu inanç, bizi ait olduğumuz topraklardan, anlardan ve en önemlisi kendi içsel merkezimizden koparıyor. Sürekli bir yerlere yetişmeye çalışırken, aslında var olmamız gereken tek yerden, yani şimdiki andan firar ediyoruz.
Bu durumun insan ruhundaki yansıması, köksüzlükten öte, derin bir aidiyetsizlik krizi. Bilişsel olarak zihnimiz her an bir uyarıcı yağmuru altında; sürekli bir şeyleri kaçırma korkusu, sürekli bir performans gösterme çabası var. Oysa insan organizmasının, tıpkı derinlere uzanan kökler gibi, yavaşlamaya, durmaya ve “burada ve şimdi” demeye ihtiyacı var. Sürekli hareket halindeki bir ruh, hiçbir yerde evinde hissedemez. Ekranda kaydırıp geçtiğimiz hayatlar, beğenip tükettiğimiz anlar bize ait olmayan birer dekor gibi gelmeye başlıyor bir süre sonra. Kendi hayatımızın başrolünden çıkıp, başka hayatların dijital izleyicilerine dönüşüyoruz.
Bu modern yersiz yurtsuzluğun en sinsi yanı, bize yalnız olmadığımızı fısıldayıp aslında kalabalıklar içinde yapayalnız bırakmasıdır. Binlerce sanal arkadaşımız, takipçimiz ya da bağlantımız var ama dar günümüzde kapısını çalabileceğimiz, “ben buradayım ve yoruldum” diyebileceğimiz gerçek alanlarımız daralıyor. İlişkiler bile hız çağının kurbanı; tüketilebilir, kolayca silinebilir, beğen tuşuyla özetlenebilir hale geldi. Derinlik gerektiren her şey zahmetli geliyor çünkü zihnimiz anlık hazlara ve hızlı uyarıcılara koşullandı. Derinleşemediğimiz için hiçbir yere kök salamıyoruz. Hiçbir yere kök salamadığımız için de rüzgarın önündeki yapraklar gibi savrulup duruyoruz.
Peki, bu yersiz yurtsuzluk hissinden çıkış nerede? Cevap sanırım yine o karmaşık teorilerde değil, hayatın en sade köşesinde saklı. Aidiyet, kocaman kalabalıklara karışmakta değil; sabah içtiğiniz kahvenin kupasını iki elinizin arasında tutarken hissettiğiniz o sıcaklıkta, acele etmeden baktığınız bir pencere kenarında, kendinize verdiğiniz “şu an buradayım” sözünde gizli. Zihnin bu sürekli koşturmaca haline bir “dur” diyebilmek, hayatın hızına direnebilme cesaretini gösterebilmekle başlıyor her şey.
Bir öğleden sonra hiçbir şey yapmadan oturabilmek, sadece pencereden düşen ışığı izlemek, bir fincan kahvenin kokusunu içine çekmek ya da sevdiğin birine ekranlara bakmadan, gözlerinin içine bakarak hal hatır sormak… Bunlar artık birer lüks değil, ruhsal sağlığımızı korumanın en temel refleksleri. İnsanın insana değdiği, ekranların aradan çekildiği, kelimelerin gerçek anlamını bulduğu anlar bu yersiz yurtsuzluk hissine karşı en güçlü sığınağımız.
Belki de modern insanın yapabileceği en büyük devrim, bu dijital göçebeliğe dur deyip kendi iç evinin kapısını çalmak. Çünkü insan, ancak kendi ruhuna kök salabildiği gün, gerçekten yeryüzünün bir parçası hissedebiliyor. Ekranı kapatıp başınızı kaldırdığınızda gördüğünüz o sakin dünya, buradaydı ve hep buradaydı; sadece onu fark etmenizi bekliyordu.
Kaynakça
- Kaynak gerektiren bir bilgi kullanmadım.


