Klinik odalarında son yıllarda en sık duyduğumuz cümlelerden biri şu: "Hiçbir şey hissetmiyorum ama sanki sürekli izleniyormuş gibi yoruluyorum." Modern insanın ruhsal manzarası, dışarıdan bakıldığında özgüvenli, ne istediğini bilen ve hayatının direksiyonunda oturan "ana karakterlerle" dolu. Ancak bu imajın arkasında, psikanalitik düzlemde oldukça kırılgan ve kaygılı bir ego savunması yatıyor. "Main Character Energy" (Ana Karakter Enerjisi), popüler kültürün bize sunduğu masum bir motivasyon sloganı gibi görünse de, içeriden bakıldığında derin bir değersizlik hissini ve ontolojik bir yalnızlığı bastırmak için kurulan sofistike bir kalkan.
Psikanalist Heinz Kohut’un özsaygı teorisi, bu durumu anlamak için bize net bir pencere açar. Kohut’a göre çocuklukta yeterince aynalanmamış, duygusal olarak görülmemiş bireyler, yetişkinlikte bu eksikliği telafi etmek için dış dünyadan sürekli bir onay ve hayranlık akışı ararlar. Dijital medya tam da bu noktada sınırsız bir "aynalama" sahnesi sunuyor.
Birey, kendi içsel boşluğunu doldurabilmek için hayatını dışarıdan bakan öteki gözlerle kurgulamak zorunda hissediyor. Çünkü kendisini içeriden deneyimlediğinde karşılaştığı şey, o kronik boşluk ve yetersizlik hissi. Hayatını bir filme dönüştürmek, varoluşun o ham, acı veren ve sıradan gerçekliğinden bir kaçış; bir tür dissosiyasyon (bağlantısızlık) biçimi haline geliyor.
Burada devreye giren bir diğer mekanizma ise lakansal anlamda "Büyük Öteki"nin bakışıdır. Jacques Lacan, insanın arzularını hep ötekinin arzusu üzerinden kurduğunu söyler. Bugünün dünyasında o "Büyük Öteki" artık algoritmalar, takipçiler ve dijital kalabalıktır.
Birey, kendi duygularını bile "Bunu şu an nasıl hissedersem estetik ve kabul edilebilir olur?" süzgecinden geçirerek yaşar. Üzüntü bile ham haliyle yaşanamaz; ya melankolik bir fon müziğiyle estetize edilir ya da öfke, haklılığı tescillenmiş bir manifesto gibi sunulur. Duygular, hissedilmekten çıkıp tüketilen birer meta haline gelir.
Bu durum, kişinin kendi duygusal gerçekliğiyle arasına kalın bir duvar örer. Sürekli bir sahnede olma hali, ego tükenmesine (ego depletion) yol açar çünkü zihin, hem "oynatmak" hem de "izlemek ve onaylamak" için devasa bir psikolojik enerji harcamaktadır. Carl Jung’un arketipleri üzerinden bakarsak, burada bastırılmış bir "Gölge" gerçeğiyle yüzleşiyoruz.
Sürekli güçlü, estetik, ilham veren ve hayatını kusursuz yöneten bir ana karakteri oynamak zorunda kalan ego, kırılganlığı, zayıflığı, tembelliği ve yönsüzlüğü reddeder. Oysa insanın ruhsal bütünlüğe ulaşabilmesi için "hiçbir şey olmama" lüksüne, yani o karanlık, sessiz ve üretken olmayan dinlenme alanına ihtiyacı vardır. Gölge taraf reddedildikçe, bireyin içindeki kaygı ve yabancılaşma katlanır.
Akşam telefon ekranı karardığında ve o yankılı sessizlik başladığında yaşanan panik ataklar, aniden bastıran depresif hisler, tam da bastırılan bu gerçek benliğin sisteme "Ben buradayım" deme çabasıdır. Modern psikolojinin en büyük açmazı, insana "Kendi hayatının kahramanı ol" derken aslında onu kendi hayatının figüranı haline getirmesidir. Çünkü başrol olmak, senaryoya sadık kalmayı ve seyircinin beklentilerini karşılamayı gerektirir.
Gerçek ruhsal iyileşme ise, kameralar kapandığında, hiçbir alkış kalmadığında ve hiçbir estetik kaygı gütmediğimizde kendi sessizliğimize tahammül edebildiğimiz an başlar. Terapi odasında aradığımız o özgürlük, bir filmin başrolü olmak değil; senaryosuz, filtresiz ve kusurlu bir insan olabilme cesaretidir.


