Salı, Temmuz 21, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Olasılıkların Baş Dönmesi: Kierkegaard’ın Çifte Pişmanlığından Panik Bozukluğa Güvenli Alan Çıkmazı

Olasılıkların Baş Dönmesi: Kierkegaard’ın Çifte Pişmanlığından Panik Bozukluğa Güvenli Alan Çıkmazı Modern psikoloji, panik bozukluğu sıklıkla amigdalanın hatalı alarm sistemi ve bedensel duyumların yanlış yorumlanması üzerinden ampirik bir düzlemde ele alır. Klinik tablonun altında yatan psikolojik ve varoluşsal dinamikler incelendiğinde, meselenin biyolojik bir mekanizmadan çok daha derin, varoluşsal bir kökene sahip olduğu görülür. İnsanın seçim yapma özgürlüğü, bu özgürlüğün getirdiği kaçınılmaz kaygı ve potansiyel kayıplar, panik bozukluğun anlaşılmasına katkı sağlayabilecek bir varoluşsal çerçeve sunmaktadır.

Bu bağlamı anlamak için varoluşçu felsefenin öncüsü Kierkegaard'ın 'çifte pişmanlık' kavramına ve bu kavramın panik bozukluğun varoluşsal boyutunu anlamaya sunduğu yorumlayıcı çerçeveye bakmak gerekir. 1. Kierkegaard ve Çifte Pişmanlık Paradoksu Søren Kierkegaard, 1843 tarihli Ya/Ya da adlı eserinde insanın radikal bir seçim yapma zorunluluğu karşısında düştüğü çaresizliği ironik bir dille özetler: ‘Evlen, pişman olursun; evlenme, yine pişman olursun…

Yap ya da yapma, her iki şekilde de pişman olursun’(Kierkegaard, 1997:43). Çifte pişmanlık, seçilen yolun kötülüğünden ziyade, seçilmeyen yolun barındırdığı sonsuz olasılıkların zihnimizde yarattığı etki ile doğar. Bir yolu seçmek, diğer tüm yolları geride bırakmak değildir.

Kierkegaard’a göre bu durum, insanı derin bir kararsızlığa ve nihayetinde varoluşsal bir bunaltıya sürükler. Birey estetik alanda kalıp sonsuz hazları seçtiğini düşünürken, aslında seçim yapmaktan kaçınarak özgürlüğünü sınırlandırmaktadır. 2.

‘Özgürlüğün Baş Dönmesi’ Olarak Anksiyete Kierkegaard felsefesinde kaygı, patolojik bir kusur değildir. İnsanın önündeki olasılıkların büyüklüğünü fark ettiğinde yaşadığı bir ‘baş dönmesi’dir. İnsan, kendi geleceğini inşa etme sorumluluğuyla baş başa kaldığında bu sonsuz ihtimaller arasında sıkışır.

Felsefe literatüründe Kierkegaard’ın bu yaklaşımı incelendiğinde, kaygının insanın kendini arama etkinliğinin bir süreci olarak ortaya çıkan ontolojik bir durum olduğu görülür (Sarı, 2023). Endişe ve kaygı, bireyin kendi varoluşsal sorgulama aşamasına geçmesi için bir eşiktir. Birey, her seçimin bir vazgeçiş olduğunu anladığı an, bu felsefi ağırlık klinik bir kaygı formuna bürünmeye elverişli hale gelir.

3. Panik Bozuklukta Kontrol İllüzyonu ve Karar Felci Panik bozuklukta kontrol ihtiyacı ve belirsizliğe tahammülsüzlük önemli bilişsel süreçler arasında yer alabilmektedir. Ancak varoluşsal kaygı teorilerinin gösterdiği gibi; kaygı, bireyin varlığının tam da merkezinin saldırı altında olduğu gerçeğinin en inandırıcı kanıtıdır (Kula, 2018).

Hayat tamamen kontrol edilemez ve öngörülemezdir. Panik bozukluğu olan bireyler en küçük bir belirsizlik karşısında bile yoğun bir ‘karar felci’ yaşarlar. Kişi, panik atağın getireceği kontrol kaybından o kadar korkar ki, zihninde sürekli en kötü senaryoları canlandırarak her türlü eylemi potansiyel bir felaket seçimi olarak kodlar.

4. Güvenli Alan Çıkmazı: Kaçınmanın İki Yüzü Panik bozukluğa sıklıkla eşlik eden agorafobik kaçınma davranışları, Kierkegaard'ın çifte pişmanlık paradoksu açısından yorumlanabilecek klinik örnekler olarak değerlendirilebilir. Birey, dış dünyaya adım atmak ile evdeki güvenli alanında kalmak arasında sıkışır.

Dışarı çıktığında atak geçirme ve kontrolü kaybetme ihtimalinin pişmanlığını yaşarken; evde kaldığında ise hayatı kaçırmış olmanın ve bağımlı bir yaşam sürmenin getirdiği varoluşsal suçluluk altında ezilir. Bu ikilem, bireyin kendi olma deneyimini zorlaştırarak kendilik algısında varoluşsal bir sıkışmışlık yaratabilir (Yıldırım, 2024).Kişi hangi yolu seçerse seçsin, zihinsel sarmal ona acı vermeye devam eder; tıpkı Kierkegaard’ın ‘ne yaparsan yap, pişman olacaksın’ dediği gibi. 5.

Varoluşsal Sıçrayış ve Kabulün İyileştirici Gücü Kierkegaard bu kısırdöngüden çıkış yolunu, kusursuz ve risksiz bir seçenek aramayı bırakıp, seçimin getireceği acıyı ve sorumluluğu göğüsleyerek irade ile ‘sıçramada’ bulur. Bu felsefi yaklaşım, modern psikoterapide özellikle varoluşçu temellerle çalışan ekollerde doğrudan karşılık bulmuştur (Yalom, 2002). Sonuç olarak, panik bozukluk yaşayan bir birey için iyileşme, anksiyetesiz kusursuz bir yol bulmak değil; Kierkegaard’ın (1997) Ya/Ya Da eserindeki felsefi izlekten hareketle, ‘Madem hayatın her iki ihtimalinde de anksiyete ve pişmanlık kaçınılmaz, o halde ben hangi odanın kaygısını göğüslemeyi seçeceğim?’ sorusunu sorabilmektir.

Tedavi, kaçınma davranışlarının sunduğu geçici güven duygusundan hayatın gerçek belirsizliğine doğru o cesur sıçrayışı gerçekleştirebilmekle başlar.

Kaynakça

  • Kaynakça
  • • Kierkegaard, S. (1997). Ya / Ya Da (Çev. N. Ekici). Alfa Yayıncılık.
  • • Kula, T. (2018). Varoluşsal kaygı ve din. Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi, 17(2), 21-41.
  • • Sarı, M. (2023). Varoluş felsefesinde bir problem olarak: Kaygı. Bayburt Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dergisi, 6(1), 45-62.
  • • Yalom, I. D. (2002). Varoluşçu Psikoterapi (Çev. Z. Babayiğit). Kabalcı Yayınevi.
  • • Yıldırım, M. (2024). Soren Kierkegaard düşüncesinde kendi olmaklık. Dört Öge, 13(25), 89-104.
Helin Taş
Helin Taş
Sosyolog. Yüksek lisans eğitimine kendi alanında devam etmekte ve tez dönemindedir. Toplumu anlamanın en güçlü yolunun okumak ve yazmak olduğuna inanır. Bu nedenle yazarlığı yalnızca bir ifade biçimi değil, toplumsal bilinç oluşturan bir sorumluluk olarak görmektedir. Psikoloji ve sosyolojinin birbirini tamamlayan iki alan olduğunu savunur; bireyin iç dünyası anlaşılmadan toplumu, toplum çözülmeden bireyin kavranamayacağını vurgular. Yazılarında düşünceye dokunmayı, farkındalık yaratmayı ve küçük de olsa değişime katkı sunmayı amaçlar.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar