Birini unutmak istediğimizde çoğu zaman önce hafızamızla savaşmaya başlarız.
Ya onu lanetleriz. Güzel anıları hatırlamamak için kötü taraflarına tutunuruz. Bize yaptığı haksızlıkları sıralar, eksiklerini büyütür, “Zaten şöyle biriydi” diyerek zihnimizde yeni bir hikâye kurarız. “Bana bunu nasıl yaptı? Zaten narsistin tekiydi. Hayatımı mahvetti. Keşke hiç tanımasaydım.”
Ya da tam tersine, kutlamayı kutsama haline getiririz. Teşekkür edip göndermek adına geçmişi olduğundan daha çok güzelleştirir, yaşananları romantikleştiririz. “Teşekkür ediyorum. Bana çok şey kattı. Onun sayesinde değiştim. Çok özel bir insandı. Yaşadığımız her şey için ona minnettarım.”
İlk bakışta bu iki tavır birbirinin tamamen zıttı gibi görünür. Biri sanki aşırı öfke taşır, diğeri aşırı sevgi. Biri kötülemektir, diğeri yüceltmek. Ama ikisinin ortak bir tarafı vardır: İkisinde de o insan hâlâ hayatımızdadır. Biri bizi ona öfkeyle bağlar. Diğeri minnetle. Biri “Senden nefret ediyorum” diyerek tutar. Diğeri “Sana teşekkür ederim, seni asla unutmayacağım” diyerek. Belki de birini unutmanın yolu ne onu lanetlemek ne de onu kutsamaktır. Belki de asıl mesele sadece bırakabilmektir.
Giden Sadece O Değildir
Bir insan hayatımızdan çıktığında yalnızca bir insanı kaybetmeyiz. Onunla yaptığımız şeyleri, birlikte kurduğumuz alışkanlıkları, planları, hayalleri de kaybederiz. Birlikte gidilen yerler artık aynı anlamı taşımaz. Bir şarkı bir anda başka bir şeye dönüşür. Bir kahve, bir sokak, bir koku, bir cümle geçmişten bir kapı açar. Fakat bütün bunların içinde daha sessiz bir kayıp vardır. Onun yanında olan kendimizi de kaybederiz. Çünkü insan kendisini yalnızca kendi içinden tanımlamaz. Kimin yanında olduğumuz, kim tarafından sevildiğimiz, kime kızdığımız, kiminle güldüğümüz, kimin yanında nasıl davrandığımız da kim olduğumuzu oluşturur.
Birinin yanında daha cesuruzdur belki. Başka birinin yanında daha çocuksu. Bir başkasının yanında daha romantik, daha üretken, daha neşeli… O insan gittiğinde, yalnızca onu özlemeyiz. Bazen onun yanında ortaya çıkan o halimizi de özleriz. Bu yüzden bazı ayrılıklar bize yalnızca “Onu nasıl unutacağım?” sorusunu sordurmaz. Daha zor bir soru bırakır: “Onun yanındaki beni şimdi nerede bulacağım?”
İnsan Kendisini Yalnızca Kendisiyle Tanımlamaz
“Önce kendini tamamla, sonra başkasını hayatına al.” Bu cümleyi sık sık duyuyoruz. Fakat insanın doğasına baktığımızda mesele bu kadar basit değil. İnsan sosyal bir varlıktır. Kendimizi başkalarıyla kurduğumuz ilişkiler içinde de keşfederiz. Bize ait olduğunu düşündüğümüz birçok özelliğimiz, aslında ilişkiler içinde görünür hale gelir. Birinin yanında kahkahalarımız çıkar, birinin yanında korkularımız. Birinin yanında zekâmız, başka birinin yanında şefkatimiz. Dolayısıyla hayatımıza aldığımız insanlar bizi yalnızca mutlu ya da mutsuz etmez. Bizi belirli bir biçimde var ederler.
Ama burada önemli bir ayrım vardır. Birinin hayatımızda önemli olması başka şeydir. Hayatımızın merkezi olması başka. Bir insanı merkeze koyduğumuzda, onun gitmesiyle birlikte bütün sistem çöker. Çünkü artık yalnızca bir insan gitmemiştir. Merkez gitmiştir. Oysa ilişkiler hayatımızın çevresinde, birbirinden farklı alanlar oluşturabilir. Dostluklar, aşk, aile, iş, üretmek, sanat, spor, öğrenmek, merak etmek, yeni insanlar tanımak… Bütün bunlar hayatımızın farklı odalarıdır. Ve bütün odaların ortasında yine biz dururuz. Bu, “Kimseye ihtiyaç duymamalıyım” demek değildir. Tam tersine. İhtiyaç duymak insanidir. Bağ kurmak insanidir. Sevmek insanidir. Mesele, birini hayatımızın tamamı haline getirmemektir. Çünkü bir insan hayatımızın tamamı olduğunda, gittiğinde geriye hayat kalmaz.
Lanetlemek De Bağlamaktır
Birini kaybettikten sonra onu kötülemek çoğu zaman bize güçlü hissettirir. “Zaten şöyleydi.” “Bana bunları yaptı.” “Hiçbir şeyi hak etmiyordu.” Bazen bunların hepsi doğru olabilir. Yaşanan kötülükleri inkâr etmek elbette doğru değildir. Fakat burada başka bir soru sormamız gerekir: Onu kötülemeye devam etmek, gerçekten ondan özgürleşmek midir? Çünkü nefret çok güçlü bir bağdır. Öfke zihnimizde hâlâ ona büyük bir yer ayırmaktır. Hatta bazen birini lanetlemek, onu hayatımızda tutmanın en güvenli yollarından biri haline gelir. Çünkü artık onunla konuşmuyor olabiliriz. Ama içimizde onunla konuşmaya devam ederiz. İnsan gitmiştir. Ama ilişki bitmemiştir.
Peki Ya Kutsamak?
İşte burada diğer uç ortaya çıkar. “Bana kattığın her şey için teşekkür ederim.” “İyi ki seni tanıdım.” “Sana sonsuza kadar minnettarım.” Bunlar ilk bakışta çok olgun cümleler gibi görünebilir. Fakat her zaman öyle değildir. Çünkü bazen geçmişi güzel hatırlamakla, geçmişi idealize etmek arasında çok ince bir çizgi vardır. Bir insanın bize kattıklarını kabul etmek başka şeydir. Onu zihnimizde özel bir yere koyup sürekli yüceltmek başka. “Yaşadıklarımızın güzel tarafları da vardı” diyebilmek başka. “Hayatımda onun gibisi bir daha olmayacak” demek başka. İlki geçmişi kabul etmektir. İkincisi geçmişe bağlanmaktır. Teşekkür etmek ile minnet borcu hissetmek de aynı şey değildir. “Bana güzel şeyler kattın” diyebiliriz. Ama bunun anlamı “Sana hâlâ borçluyum” değildir.
Bir ilişki bize bir şeyler katmış olabilir. Bizi değiştirmiş olabilir. Büyütmüş olabilir. Hatta hayatımızda çok güzel bir dönem yaratmış olabilir. Ama bütün bunları kabul etmek, o insanı hayatımızın içinde sonsuza kadar taşımamız gerektiği anlamına gelmez. Çünkü bazen insanı unutamamanın nedeni ondan nefret etmek değil, onu hâlâ çok özel bir yerde tutmaktır. Oysa o da her insan gibi, ve tıpkı bizim gibi “özünde zayıftır, basittir ve gidicidir.”
Lanetlemek de kutsamak da başka biçimlerde aynı şeyi yapabilir: Bağı sürdürmek. Bazen en sade cümle en özgürleştirici olanıdır: “Vardın. Yaşadık. Bitti.” Ne lanetlemek. Ne yüceltmek. Ne geçmişi yeniden yazmak. Ne de geçmişe sadakat yemini etmek. Sadece kabul etmek ve bırakmak.
Görünmez İp
Bunun için zihinsel olarak yapılabilecek küçük, sembolik bir egzersiz var. Gözlerinizi kapatın ve karşınızda artık hayatınızda olmayan kişiyi hayal edin. Siz bir uçtasınız. O diğer uçta. Aranızda görünmez bir ip olduğunu düşünün.
Bu ipte neler var?
Özlem. Öfke. “Keşke”ler. “İyi ki”ler. Söylenmemiş cümleler. Kırgınlıklar. Minnet. Hayaller. Belki de hâlâ devam eden bir konuşma…
Şimdi elinizde bir makas olduğunu düşünün. Ve o ipi kesin. Ama bunu “Senden nefret ediyorum” diyerek yapmayın. “Artık seni sevmiyorum” diyerek de değil. Hatta “Seni unutuyorum” bile demeyin. Sadece: “Artık gitmene izin veriyorum.” deyin. Sonra ipin sizin tarafını bırakın. Karşınızdaki kişinin uzaklaşmasına izin verin.
Bu elbette sihirli bir yöntem değil. Bir makas hayal etmek, yılların duygusunu bir anda ortadan kaldırmaz. Ama zihne başka bir yön gösterebilir. Çünkü bırakmak bazen önce içeride bir karar vermeyi gerektirir. Bırakmak, yaşananları inkâr etmek değil; artık aramızda bir ip olmasına ihtiyaç duymamaktır.
Boşalan Yerler Yeniden Dolar
Peki sonra? İşte insanın başka bir özelliği burada devreye girer. İnsan boşalan yerleri yeniden doldurabilir. Ama bu, eski insanın yerine yeni bir insan koymak anlamına gelmez. Yeni sevgili eskisinin yerine geçmez. Yeni arkadaş eskisinin yerini doldurmaz. Yeni bir hobi, eski ilişkinin açtığı boşluğu birebir kapatmaz. Çünkü insanlar birbirlerinin kopyası değildir. Hayat da eski düzenin aynısını yeniden kurmak zorunda değildir.
Bazen yeni bir insan bize daha önce hiç bilmediğimiz bir yanımızı gösterir. Yeni bir uğraş, hayatımızda başka bir alan açar. Yeni bir dostluk, başka bir tarafımızı ortaya çıkarır. Bir kitap, bir şehir, bir müzik, bir sanat eseri bile hayatımızda yeni bir anlam alanı oluşturabilir. İnsan yeniden bağ kurabilir. Yeniden merak edebilir. Yeniden sevebilir. Yeniden heyecanlanabilir. Bu bizim en önemli kabiliyetlerimizden biridir. Boşalan yeri yeniden doldurabilmek.
Fakat bunun gerçekleşmesi için önce boşalan yeri eski insanın gölgesinde tutmaktan vazgeçmek gerekir. Çünkü sürekli “Lanet olsun ona” veya “Onun gibisi yok” dediğimiz yerde, yeni olana yer kalmaz. Kendi hayatımızın merkezinde biz dururken, çevremizde insanlar, ilişkiler, üretimler, tutkular, güzellikler ve deneyimler olsun.
Biri gelir. Hayatımıza bir şey katar. Bir tarafımızı ortaya çıkarır. Sonra belki gider. Gittiğinde acır. Çünkü bağ kurmuşuzdur. Ama bütün hayatımızı beraberinde götürmez. Çünkü hayatımız yalnızca o kişiden oluşmamıştır.
Bu yüzden olgunlaşmak, kimseye ihtiyaç duymamak değildir. Birine ihtiyaç duyarken bile kendimizi kaybetmemeyi öğrenmektir. Birini severken kendi hayatımızı korumak. Birine bağlanırken bütün kimliğimizi ona teslim etmemek. Birini kaybettiğimizde ise kaybettiğimiz parçalarımızı yeniden kendi hayatımızın içine yerleştirebilmek.
Belki de unutmak böyle bir şeydir. Birini unutmak, onun adını hafızamızdan silmek değildir. Fotoğrafları yakmak, bütün anıları kötülemek ya da geçmişi kutsamak da değildir. Unutmak belki de başka bir şeydir. Bir zamanlar hayatımızın merkezine çok yakın bir yerde duran bir insanın, zamanla “hayatımızın hikâyesindeki bir bölüme” dönüşmesidir. Bir gün o bölümü açtığımızda hâlâ hatırlayabiliriz. Belki gülümseriz. Belki biraz üzülürüz. Belki “Ne günlerdi” deriz. Artık o sayfanın içinde yaşamıyoruzdur.
Belki de gerçek unutmak budur: Birini hafızamızdan silmek değil, aramızdaki ipi bırakmak. Onunla birlikte bir parçamız da gitmiş olabilir. Ama kalan da hâlâ biziz. Ve kalan tarafımızın hâlâ bir kabiliyeti vardır: Yeniden bağ kurmak, yeniden sevmek ve yeniden yaşamak.


