Perşembe, Eylül 10, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

“Güçlü Olmazsam Dağılırım”

Bazen kendimize fark etmeden bir görev veriyoruz: Güçlü olmak. Ne yaşarsak yaşayalım toparlanmak, devam etmek, kimseye belli etmemek, ağlasak bile ertesi gün hayatımıza kaldığımız yerden devam etmek… Sanki biraz durursak, biraz bırakırsak her şey elimizden kayıp gidecekmiş gibi hissediyoruz.

“Güçlü olmazsam dağılırım” düşüncesi de tam burada ortaya çıkıyor. Çünkü bazen güçlü olmak gerçekten hayatta kalabilmek için öğrendiğimiz bir şey oluyor. Zor zamanlarda kendimizi toparlıyoruz, sorumluluklarımızı yerine getiriyoruz, başkalarına destek oluyoruz. Bir süre sonra da bunu o kadar iyi yapıyoruz ki kendi içimizde başka bir ihtiyacı fark etmiyoruz: Bazen bizim de güçlü olmak zorunda olmadığımız bir yere ihtiyacımız var.

Her şeyi taşıyabilen kişi olmak, her şeyi taşımak zorunda olduğumuz anlamına gelmiyor. Üstelik sürekli güçlü kalmaya çalışmak, yaşadığımız duyguların önüne geçebiliyor. Üzüldüğümüzde “bunu da atlatmalıyım”, yorulduğumuzda “daha yapacak çok şeyim var”, kırıldığımızda “takılmamalıyım” diyebiliyoruz. Duyguyu yaşamak yerine onu hızlıca susturmaya çalışıyoruz.

Bazen de çevremizdeki insanlar bizi güçlü gördüğü için bu role daha fazla tutunuyoruz. Herkes bizden bir şey bekliyor gibi geliyor. Evde toparlayan biz oluyoruz, ilişkide anlayan biz oluyoruz, işte sorumluluk alan yine biz oluyoruz. Bir noktadan sonra insanın kendisine bile “Ben de yorulabilir miyim?” diye sorması zorlaşabiliyor. Ancak bazı şeyleri hemen toparlamak gerekmiyor. Bazen üzülmek, bir süre hiçbir şey yapmak istememek, yorulduğunu kabul etmek, birinden destek istemek ya da sadece “şu an iyi değilim” diyebilmek de hayatın bir parçası. Çünkü insan sadece güçlü olduğu anlardan oluşmuyor. Hatta bana göre güçlü olmak, hiçbir şeyden etkilenmemek demek değil. Bazen ne kadar etkilendiğini fark edebilmek ve bununla kalabilmek de bir güç. Kendine kızmadan, kendini küçümsemeden, yaşadığın şeyi hemen düzeltmeye çalışmadan bir süre onun içinde kalabilmek…

Çünkü bazı duyguların çözülmeye değil, önce anlaşılmaya ihtiyacı oluyor. Bence asıl mesele güçlü olup olmamak değil. Güçlü olmak zorunda hissetmeden de kendimizin yanında kalabilmek. Kendimize sürekli “dayanmalıyım” demek yerine, bazen “şu an bana ne oluyor?” diye sorabilmek. Çünkü kendimizi hep ayakta tutmaya çalışırken aslında ne kadar yorulduğumuzu fark etmeyebiliriz. Ve bazen “dağılmaktan” korktuğumuz için kendimize hiç durma izni vermiyoruz. Oysa durmak her zaman dağılmak değildir. Ağlamak da öyle. Yardım istemek de. Bir süre geri çekilmek, dinlenmek, hiçbir şeyi çözmeye çalışmamak da. Hep güçlü kalmaya çalışmak, bazen insanın kendisiyle arasına da mesafe koyabiliyor. Çünkü kendi ihtiyaçlarını sürekli erteleyen biri, bir süre sonra neye ihtiyacı olduğunu bile duymakta zorlanabiliyor. Belki de kendimize şunu hatırlatmak gerekiyor: Her düştüğümüzde hemen ayağa kalkmak zorunda değiliz. Bazen yerde biraz oturabiliriz. Neden düştüğümüze bakabilir, neyin bizi bu kadar yorduğunu fark edebiliriz. Sonra hazır olduğumuzda yeniden kalkabiliriz. Hayatın bazı dönemlerinde gerçekten güçlü olmamız gerekebilir. Ama bu, her gün aynı güçte olmamız gerektiği anlamına gelmez.

Bazen güçlü olduğumuz için değil, kendimize izin verdiğimiz için toparlanırız. Kendimize izin veririz; yorulmaya, üzülmeye, kırılmaya, bilmemeye, destek almaya… Belki de kendimize sorabileceğimiz en önemli sorulardan biri şu: “Ben gerçekten güçlü olduğum için mi ayakta duruyorum, yoksa dağılmaktan korktuğum için mi kendime hiç durma hakkı tanımıyorum?” Çünkü bazen insanın ihtiyacı daha güçlü olmak değil; biraz yükünü bırakabileceği, kendisi gibi olabileceği ve her şeyi tek başına taşımak zorunda olmadığını hatırlayabileceği bir alan bulmaktır. Belki de güçlü olmak dediğimiz şey, her şeyi tek başına taşıyabilmekten çok, ne zaman ne taşıyabileceğimizi ve ne zaman biraz bırakmamız gerektiğini fark edebilmektir.

Göksu Dilşat İnalkaç
Göksu Dilşat İnalkaç
Göksu Dilşat İnalkaç, lisans eğitimini Acıbadem Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde tamamlamıştır. Yüksek lisans eğitimini Beykoz Üniversitesi Klinik Psikoloji programında sürdürmüş; bu süreçte insan davranışlarını, ruhsal süreçleri ve psikopatolojiyi hem kuramsal hem de uygulamalı düzlemde ele alma imkânı bulmuştur. Eğitim hayatı boyunca psikoloji alanındaki güncel yaklaşımları takip etmiş; çeşitli eğitim programlarına, atölye çalışmalarına ve mesleki gelişim odaklı etkinliklere katılarak bilgi birikimini sürekli olarak geliştirmiştir. Klinik psikoloji perspektifini, bireyin yalnızca bireysel ruhsal süreçleriyle sınırlı görmeyen; toplumsal, kültürel ve ilişkisel bağlamları da dikkate alan bir çerçevede ele almaktadır. Yazı çalışmalarında ruh sağlığı alanındaki konuları toplumsal meselelerle birlikte değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Köşe yazılarında bireyin yaşadığı psikolojik sorunların yalnızca kişisel değil, aynı zamanda sosyal dinamiklerle ilişkili olduğuna vurgu yapar. Modern yaşamın birey üzerindeki psikolojik etkileri, ilişkiler, duygusal sınırlar, toplumsal roller ve ruh sağlığı farkındalığı yazılarının temel odak noktaları arasındadır. Akademik bilgisini anlaşılır ve profesyonel bir dil aracılığıyla aktarmayı önemser, psikoloji bilgisinin yalnızca akademik çevrelerle sınırlı kalmaması gerektiğini savunur. Yazılarını, okuyucunun düşünmesini teşvik eden; bilimsel temeli olan, ancak gündelik hayatla temas eden bir yaklaşımla kaleme almaktadır. Amacı, ruh sağlığı alanında doğru bilgiyi yaygınlaştırmak ve bireylerin hem kendileriyle hem de yaşadıkları toplumla ilgili farkındalıklarını artırmaktır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar