Bugün hayatımızın ortasında; kimi zaman en yakınımızdaki eş, kimi zaman yıllardır omuz omuza durduğumuz bir dost, kimi zaman bir ebeveyn ya da bir patron kılığında dolaşan ama içten içe ruhumuzu, enerjimizi ve yaşama sevincimizi sessizce kemiren çok tanıdık bir kavramı masaya yatıralım istiyorum: Narsisizm.
Günlük hayatta sıklıkla birilerini etiketlemek için kullanırız bu sözcüğü. “Biraz özgüveni yüksek bir insan sadece, girip çıktığı ortamda parlamayı seviyor, abartacak ne var” ya da “Aman canım, biraz kendini beğenmiş işte; sürekli takdir edilmek, el üstünde tutulmak istiyor, bunda ne kötülük var?” deyip geçtiğimiz pek çok tutumun arkasında aslında sandığımızdan çok daha derin, karmaşık ve yıkıcı bir ruhsal yapı yatıyor. Ancak her kendini beğenen ya da kendine güvenen insanı hemen aynı kefeye koymamak gerek. Narsisizmin psikolojide bir spektrumu, bir derecelendirmesi vardır. Bir uçta insanın kendi özsaygısını ve özdeğerini koruyabilmesi için elzem olan “sağlıklı narsisizm” yer alırken; spektrumun diğer ucuna doğru ilerledikçe karşımıza son derece kırıcı, ezici ve yıkıcı bir narsisizm tablosu çıkar.
Peki, kimdir bu gerçek narsist? Dışarıdan bakıldığında genellikle büyüleyici, son derece karizmatik, bilgili, kendinden emin ve adeta kusursuz bir portre çizerler. Ortamlarda ilk dikkat çeken, ışığıyla herkesi büyüleyen kişiler çoğunlukla onlardır. Ancak bu parlak vitrinin hemen arkasına, o kalıbın derinliklerine indiğinizde görürsünüz ki; iç dünyalarında katlanılması imkansız bir aşağılık kompleksi, devasa bir yetersizlik ve çöl kadar kurak bir değersizlik hissi taşırlar. Gerçek bir narsist, en temel insani bağlardan biri olan empati yeteneğinden tamamen yoksun bireydir. Kendi içindeki o karanlık ve dondurucu boşluğu kapatabilmek, o devasa maskeyi ayakta tutabilmek için etrafındaki insanların enerjisini, neşesini, özsaygısını ve duygusal varlığını adeta bir emici gibi besin olarak kullanır.
Böyle bir insanla bir ilişki yürütüyorsanız veya geçmişte yaşadıysanız, muhtemelen kendinize defalarca şu soruyu sormuşsunuzdur: “Neden bir türlü ayrılamıyorum? Bana bu kadar zarar veren, beni her gün biraz daha eksilten birinden neden kopamıyorum?” Eğer zihninizde bu sorular dönüp duruyorsa, lütfen durun ve kendinizi hırpalamayı derhal bırakın. Çünkü narsistlerle kurulan ilişkilerde ayrılmak, normal bir ilişkiden ayrılmaktan katbekat zordur.
Narsistik ilişkiler, psikolojide “travma bağı” dediğimiz, ödül ve cezanın belirsiz aralıklarla birbirine karıştığı son derece tehlikeli bir döngü üzerine inşa edilir. İlişkinin en başında sizi adeta ayaklarınızı yerden kesecek kadar göklere çıkarırlar; dünyadaki en özel, en güzel, en akıllı insan sizmişsiniz gibi hissettirirler. Ancak hemen ardından, hiç beklemediğiniz bir anda sizi yerin dibine sokar, değersizleştirir ve yalnızlaştırırlar. Sonra birden tekrar o ilk günlerdeki büyüleyici insana dönüşürler. İşte ruhunuz, o baştaki “cennet” anlarına yeniden dönebilmek umuduyla her türlü haksızlığa katlanmaya başlar. Bu bağı koparmak, kimyasal bir bağımlılıktan kurtulmaya çalışmaktan farksızdır.
Başa Çıkma Stratejileri
Bu yıpratıcı döngünün içindeyken kabul etmemiz gereken en zor, en acı ama bir o kadar da özgürleştirici gerçek şudur: Değişim imkansızdır. Pek çok danışan ve okur bana gelir veya yazar: “Acaba biraz daha sabretsem, derdimi daha güzel anlatsam, ona ne kadar kırıldığımı göstersem değişir mi?” Bir narsistin bir gün uyanıp da “Ben sana çok büyük haksızlık ettim, senin canını çok yaktım, artık hatalarımı anladım ve değişmek istiyorum” demesini beklemek, kurak bir çölde yağmur fırtınası beklemeye benzer. Çünkü psikolojik anlamda değişimin ve iyileşmenin ilk şartı, insanın kendi kusurunu ve eksiğini kabul edebilmesidir. Narsist ise yapısı gereği asla ve asla hatalı olduğunu kabul edemez; zihnindeki o mükemmel imaja zarar verecek her türlü eleştiriyi bir tehdit olarak görür ve anında karşı saldırıya geçer.
Bu nedenle, bir narsistle karşı karşıyaysanız atılacak ilk ve en sağlıklı adım, zihinsel ve duygusal kopma kararını alabilmektir. Eğer hayat şartlarınız, evliliğiniz, işiniz ya da ailevi bağlarınız sebebiyle fiziken aynı ortamdan uzaklaşamıyorsanız bile, en azından kendi duygusal sınırlarınızı çizerek kişisel alanınızı korumayı öğrenmelisiniz. Sınırlarınız, sizin ruhsal kale duvarlarınızdır; o duvarları ne pahasına olursa olsun ayakta tutmak zorundasınız.
Çocukluktan Gelen Derin ve Sessiz İzler
Peki, şimdi durup biraz daha derine bakalım. Nasıl oluyor da bu kadar insan arasından gidip bir narsisti buluyoruz? Neden bazılarımız, adeta bir mıknatıs gibi, etraftaki bütün narsist karakterleri çekiyor veya onlara doğru sürükleniyor? Bu sorunun cevabı, maalesef ki çocukluğumuzun o sessiz ve tozlu koridorlarında saklı. Narsist bireyleri hayatına alan ve onlardan kopmakta güçlük çeken kişiler, genellikle çocukluk döneminde “şartsız ve koşulsuz sevgi” ile tanışamamış, yetersizlik ve değersizlik hissiyle büyütülmüş çocuklardır. Eğer çocukluğunuzda ebeveynlerinizden kabul görmek, bir tebessüm alabilmek veya sevilmek için hep ekstra bir çaba sarf etmek zorunda kaldıysanız; sürekli eleştirildiyseniz, kıyaslandıysanız ya da aşağılandıysanız, yetişkinlik hayatınızda da size o tanıdık gelen “tanıdık duyguyu” ararsınız.
Ruh, ne kadar can yakıcı olursa olsun, çocukluğunda öğrendiği ve bir türlü çözüme ulaştıramadığı o aşağılanma ve değersizlik duygusunu kendisine yeniden yaşatacak karakterlere doğru meyillidir. Yetişkin zihin, farkında olmadan şöyle bir bilinçdışı senaryo yazar: “Bu sefer başaracağım! Çocukken ebeveynime kendimi sevdirememiştim ama şimdi bu zor, soğuk ve ulaşılmaz insanı değiştirip kendimi sevdireceğim ve o eski yarayı iyileştireceğim.” Oysa bu, sonu baştan belli olan ve insanı tüketen bir yanılsamadan başka bir şey değildir.
Narsistler Gerçekten Sevebilir mi?
Bir narsist, sizi siz olduğunuz için, sizin biricik ruhunuz, duygularınız ve varlığınız için sevemez. Narsist, sadece kendi imajını seven ve kendisini yansıtan kişiyi sever. Siz onun hayatında bir birey değil, onun egosunu besleyen bir “ayna” olursunuz. Onun egosunu tatmin ettiğiniz, onu sürekli yücelttiğiniz, onun ihtiyaçlarına koşusuzca hizmet ettiğiniz ve onun kusursuzluk illüzyonunu desteklediğiniz sürece size “sevgi” gibi görünen, son derece yoğun bir ilgi ve alaka sunar. Ancak bu, bir insanı sevmek değil; o insanın kendisine sunduğu konforu, takdiri ve hizmeti sevmektir. Ayna çatladığı, yani siz kendi ihtiyaçlarınızı talep etmeye veya onu eleştirmeye başladığınız an, o yansıtma (mirroring) süreci biter ve o sözde büyük sevgi bir anda dondurucu bir nefrete dönüşür.
Narsistle Yaşamanın Yolları ve Kendini Korumak
Eğer hayatın getirdiği zorunluluklar sebebiyle bir narsistle aynı evi paylaşmak, aynı iş yerinde çalışmak ya da bir şekilde iletişimde kalmak zorundaysa insan, kendi akıl sağlığını ve ruhsal bütünlüğünü korumak adına çok somut stratejiler geliştirmelidir. İşte bir narsistle yaşarken kendinizi korumanın altın kuralları:
Sakın Kavga Etmeyin ve Tartışmaya Girişmeyin: Bir narsistle mantık çerçevesinde tartışmaya girmek, dille anlatılamayacak bir zaman ve enerji kaybıdır. Onlar mantıkla, hakkaniyetle değil; manipülasyon, suçlama ve çarpıtmayla hareket ederler. Siz ne kadar haklı olursanız olun, konuyu evirip çevirip sizi suçlu çıkaracak bir yol bulurlar. Üstelik kavga ettiğinizde, onlara tam da ihtiyaç duydukları o duygusal besini (yani dramayı ve dikkati) altın tepside sunmuş olursunuz.
Bunun yerine psikolojide “Gri Koç” (Grey Rock) adını verdiğimiz yöntemi uygulayın: Tıpkı yol kenarındaki sıradan bir gri taş gibi duygusuz, tepkisiz, nötr ve olabildiğince sıkıcı olun. Sizden duygusal bir tepki alamadıklarında beslenemezler.
Her Talebini Yerine Getirmeyin ve ‘Hayır’ Demeyi Öğrenin: Narsistin istekleri ve sınır ihlalleri asla bitmez. Bugün onun bir dediğini yaparsanız, yarın önünüze iki katı taleple gelecektir. Kendi sınırlarınızı net bir dille çizmek ve onun her talebine koşmak zorunda olmadığınızı hissettirmek elzemdir.
Kendinizden Ne Kadar Az Şey Verirseniz O Kadar İyidir: Duygusal dünyanızı, geleceğe dair planlarınızı, en önemlisi de zayıf yönlerinizi, korkularınızı ve geçmiş yaralarınızı bir narsiste asla açmayın. Çünkü bir narsiste verdiğiniz her hassas ve mahrem bilgi, günü geldiğinde ve aranız bozulduğunda size karşı gözünü bile kırpmadan kullanılacak bir silaha dönüşecektir. Kendinize ait özel alanı ve gizeminizi her zaman koruyun.
Unutmayın sevgili okurum; bu hayatta kendinize borçlu olduğunuz en büyük sorumluluk, kendi ruhunuzun gardiyanı değil, koruyucusu olmaktır. Hayatınızın merkezine koyduğunuz, onayını almak için çabaladığınız ve memnun etmek için çırpındığınız insan; günün sonunda kendi merkezinizi kaybetmenize, kendi değerinizi unutmanıza sebep oluyorsa orada durup derin bir nefes almak gerekir.
Kendinize vereceğiniz en büyük, en kıymetli hediye; kendi özdeğerinizi ve mutluluğunuzu bir başkasının iki dudağının arasından çıkacak sözlere veya lütfedeceği sevgiye bağlamamaktır. Kendi ışığınızı başkalarının karanlığını aydınlatmak için söndürmeyin.
Sevgiyle, farkındalıkla ve daima kendi değerinizin bilincinde kalın…


