Perşembe, Eylül 24, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Belki de Bizi Tanımlayan Şey, Hatırlamadıklarımızdır

Geçmişimizi anlatırken genellikle hatırladığımız anılardan bahsederiz. Öğretmenlerimiz, beraber oyunlar oynadığımız arkadaşlarımız, çocukken taşındığımız ev, ailecek vakit geçirdiğimiz yaz akşamları, bizi en çok utandıran olay, ilk kez gerçekten sevildiğimizi hissettiğimiz o an… Kim olduğumuzu, tüm bu hatıralardan ibaret zannederiz. Oysa hafızamız bize tüm hikâyeyi anlatmaz. Her hatırlayışta sadece belli hatıraları bir araya getirerek hikâyeyi yeniden kurar. Çocukluğumuzun büyük bir kısmını hatırlamıyoruz. Yüzü silik insanlar, birbirine karışmış odalar ve zihnimizde hiç iz bırakmamış yıllar. Üstelik yetişkinliğimizde bile, geçmişimize dair çoğu ayrıntı kayboluyor.

Peki, hatırlamadıklarımızdan geriye ne kalıyor?

Çünkü çoğu zaman hatırlamadıklarımızın hayatımızda hiç yer etmediğini düşünmek kolay gelir. “Hatırlamıyorum, dolayısıyla önemli değildi” diyoruz. Fakat insan zihni bu kadar basit çalışmıyor. Yaşadığımız deneyimlere dair ayrıntıları hatırlamamak, o deneyimlerin bizde hiç iz bırakmadığı anlamına gelmiyor. Duygusal tepkilerimiz, kendimize dair geliştirdiğimiz inançlar, insanlarla ilişki kurma biçimlerimiz hatırlamadıklarımıza dair izler taşıyor. Fakat hafızamızdaki her boşluğu kesin hikâyelerle doldurmak ya da her davranışımızı bununla ilişkilendirmek, bu noktada kaçınılması gereken yanıltıcı bir durumdur. Çünkü bazen bir hafıza boşluğu, yalnızca bir hafıza boşluğu olabilir.

İnsan zihni, sürekli boşlukları doldurmak ister. Özellikle söz konusu kendi geçmişimiz olduğunda, boşlukları doldurarak anlamlı bir bütün görmek istiyoruz. Bu sayede günümüzdeki davranışlarımızı geçmişimizle ilişkilendirmek kolaylaşıyor. Buna örnek olarak en sık kullandığımız cümlelerden biri verilebilir: “Ben zaten hep böyleydim.”

Gerçekten hep böyle miydik yoksa şu an kendimiz hakkında sahip olduğumuz düşünce, geçmişte belirli hatıraları seçip onları aynı hikâyenin içine mi yerleştiriyor? Örneğin kendini özgüvensiz olarak tanımlayan biri, çocukluğuna dair özgüvensiz hissettiği birkaç anısını çok canlı bir şekilde hatırlayabilir. Buna karşılık topluluk karşısında rahatça konuştuğu, arkadaşlarıyla birlikte kahkahalar attığı, yeni şeyleri denemekten çekinmediği anıları ise zihninde çok daha az yer kaplayabilir. Dolayısıyla zihninde yer alan “özgüvensiz çocuk” hikâyesi güçlenir. Yetişkinlikte yaşanan her çekingenlik anı ise, bu hikâyeye dair güçlü bir kanıt oluşturur. Böylece hafızamız, hikâyeyi boşluklardan arındırarak kendimize dair inançlarımızı da besler.

Hafızamızdaki boşlukları yalnızca kendimiz değil, başkalarının anlatıları da doldurur. Etrafımızda geçmişimize, çocukluğumuza dair duyduğumuz anlatılar, geçmişimizi şekillendirir. Bir süre sonra tüm bu anlatılanlar, geçmişimizin bir parçası haline gelerek, hatırladıklarımız ve bize anlatılanlar ayrımını yapmamızı zorlaştırır. Çünkü kişilik, yalnızca bireysel bir inşa süreci değildir. Bir çocuk sürekli olarak “Sen çok hassassın.” cümlesini duyarsa, zamanla dünyayı ve kendi kişiliğini bu cümlenin etrafında şekillendirebilir. “Sen çok cesursun.” denilerek büyütülen başka bir çocuk ise, en çok korktuğu anları bile hatırlamak istemeyebilir. Dolayısıyla kendimiz hakkında duyduğumuz hikâyeler, kendimizi tanımlarken kullanacağımız kelimeleri etkileyebilir.

Geçmişimizi hatırlarken çoğu zaman bazılarını seçer, bazılarını da arka plana iteriz. Örneğin yaşadığımız bir ayrılıktan sonra güzel anıları hatırlamazken, bizi üzen anılar ön plana çıkmaya başlar. Zamanla ise, bu ilişkiye dair hatıralarımız, güzel anılarla dolabilir. Bu, insanın geçmişini anlamlandırma ve kendini tanımlama çabasından kaynaklanabilir.

Bu yüzden “geçmişte gerçekten ne oldu?” sorusu kadar, “Ben bugün geçmişte olanları hangi hikâyenin içine yerleştiriyorum?” sorusu da önemlidir. Bazen insanın kendisi hakkında bütün cevaplara sahip olması ve tüm boşlukları doldurması gerekmez. Belki de kim olduğumuz, hatırladığımız bütün anıların toplamından çok hatırladıklarımız, hatırlamadıklarımız ve bugün bütün bunlara verdiğimiz anlam arasında kurduğumuz ilişkiden doğar.

Nurefşan Aydın
Nurefşan Aydın
Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik lisans eğitimini başarıyla tamamlayan Nurefşan Aydın, mesleki gelişimini hem kuramsal hem de uygulamalı alanlarda derinleştirmeyi hedefleyen bütüncül bir yaklaşıma sahiptir. Nurefşan Aydın; Aile Danışmanlığı, Kısa Süreli Çözüm Odaklı Terapi, Oyun Terapisi, Yas Danışmanlığı, Klinik Görüşme Teknikleri ve Çocuk Objektif Testleri gibi birçok alanda eğitim almış, böylece çocuk, ergen, yetişkin ve aile gruplarıyla yürütülen psikolojik danışma süreçlerinde çok yönlü bir bakış açısı geliştirmiştir. Psikolojik danışma sürecini, bireyin kendi içsel kaynaklarını fark etme süreci olarak gören Aydın, mesleğini insanın kendine doğru çıktığı yolculukta bir eşlik biçimi olarak tanımlar. Danışma süreçlerinde danışanın özgünlüğünü temel alarak, güvenli bir bağ kurmayı önceliklendirir. Aydın’ın akademik ilgi alanları; Çocukluk dönemi psikolojik gelişimi, Yas süreciyle baş etme yöntemleri, Kısa süreli terapi modelleri, Duyguların işlenme biçimleri etrafında şekillenmektedir. Danışan merkezli yaklaşımı ve etik ilkelere bağlılığıyla, psikolojik danışma alanında çok yönlü bir mesleki duruş sergilemektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar