Bazen bir insanı değil, onun hakkında sandığımız şeyi severiz.
Bizi önemsediğini sanarız.
Bizi özlediğini sanarız.
Aslında söylemek isteyip söyleyemediğini sanarız.
Zamanı olmadığını, hazır olmadığını, korktuğunu, bir gün değişeceğini sanarız.
Ve çoğu zaman fark etmeden, karşımızdaki insanın gerçek davranışlarıyla değil, zihnimizde onun için yazdığımız hikâyeyle ilişki kurmaya başlarız.
İşte “sanmak” tam da burada tehlikeli hale gelir.
Çünkü insan zihni belirsizliği sevmez. Bilmediği yerde bir açıklama üretir. Eksik bilgiyi tamamlar, davranışlara anlam verir, sessizlikleri yorumlar. Bir mesaj gelmez; “Yoğundur.” deriz. Bir insan bizden uzaklaşır; “Bir şeylerden korkuyordur.” diye düşünürüz. İlgi göstermiyorsa, “Aslında hissediyor ama ifade edemiyor.” diye yorumlarız.
Bunların hepsi mümkün olabilir. Ama mümkün olması, gerçek olduğu anlamına gelmez.
Psikolojide kişinin karşısındaki insanın düşüncelerini, niyetlerini ya da duygularını yeterli kanıt olmadan bildiğini varsayması, bilişsel davranışçı yaklaşımda “zihin okuma” olarak ele alınır. Bu tür bilişsel çarpıtmalar, olayın kendisi ile olay hakkında yaptığımız yorum arasındaki farkı görmemizi zorlaştırabilir (Beck, 1963; Beck, 2023).
Asıl mesele de burada başlar. Çünkü bazen bir insanın davranışından çok, o davranışa verdiğimiz anlam ilişkiyi belirler.
Bir telefon gelmez ve “Beni önemsemiyor.” diye düşünürüz. Bir mesaj kısa gelir ve “Bana karşı ilgisi azaldı.” diye yorumlarız. Karşımızdaki insan biraz uzaklaştığında, bunun nedenini sormak yerine kendi zihnimizde bir cevap üretiriz.
Sonra bu düşüncelere göre davranırız.
Kırılırız. Mesafe koyarız. Test ederiz. İma ederiz. Bazen bilerek geri çekilir, onun bizi arayıp aramayacağını görmeye çalışırız. Karşımızdaki insanın bizi ne kadar önemsediğini ölçmeye çalışırken, ilişkiyi fark etmeden bir sınava dönüştürürüz.
Oysa karşımızdaki insanın ne düşündüğünü tahmin etmek ile bunu gerçekten bilmek aynı şey değildir.
Sanmanın en acı taraflarından biri de budur: Bazen karşımızdaki kişiye değil, onun olabileceği kişiye bağlanırız.
“Şu dönem hayatı çok karışık.”
“Biraz zamanı olsun.”
“Geçmişini atlattığında…”
“Hazır olduğunda…”
“Şartları değiştiğinde…”
Böylece karşımızdaki insanın bugün olduğu haliyle değil, gelecekte olmasını umduğumuz haliyle ilişki kurmaya başlarız.
Bugün bize sunmadığı ilgiyi gelecekte sunacağını düşünürüz. Bugün vermediği netliği bir gün vereceğine inanırız. Bugün hayatında açmadığı yeri, koşullar değiştiğinde açacağını umarız.
Ve fark etmeden gerçek bir ilişkiyi değil, gerçekleşme ihtimali olan bir ilişkiyi taşımaya başlarız.
Burada insanın kendisine sorması gereken zor ama önemli bir soru vardır:
“Ben karşımdaki insanın gerçeğiyle mi ilişki kuruyorum, yoksa onun olmasını istediğim haliyle mi?”
Çünkü bazen umut, gerçeği görmemizi kolaylaştırmaz; tam tersine, gerçeğin yerine geçebilir.
Üstelik herkesin “sanması” aynı yerden doğmaz. Geçmiş ilişkilerimiz, bağlanma deneyimlerimiz ve belirsizliğe verdiğimiz tepkiler, karşımızdaki kişinin davranışlarını nasıl yorumladığımızı etkileyebilir. Araştırmalar, ilişkilere yönelik yorumlama biçimlerinin bağlanma beklentileriyle ilişkili olabileceğini göstermektedir (De Winter, Bosmans & Salemink, 2017).
Örneğin geçmişte terk edilme deneyimi yaşamış biri, karşısındaki kişinin sessizliğini olduğundan daha hızlı biçimde “Beni bırakacak.” şeklinde yorumlayabilir. Başka biri ise aynı sessizliği “Bana biraz alan bırakıyor.” şeklinde değerlendirebilir. Aynı davranış, farklı insanların zihninde tamamen farklı hikâyelere dönüşebilir.
Belki de bu yüzden bazı insanlar hayatımızdan çıktığında yalnızca onları kaybetmeyiz. Onlarla ilgili kurduğumuz ihtimali de kaybederiz.
Bazen özlediğimiz şey kişinin kendisi değil, onunla yaşayabileceğimizi düşündüğümüz hayattır.
Bazen biten bir ilişkinin ardından yalnızca “onu” değil, onunla birlikte kurduğumuz geleceği de yas tutarız. Çünkü zihnimizde çoktan yaşanmamış konuşmalar, gerçekleşmemiş buluşmalar, söylenmemiş sözler ve henüz gelmemiş bir gelecek vardır.
Tam da bu noktada kendimize şu soruyu sormak gerekir:
“Ben bunu gerçekten biliyor muyum, yoksa sadece mı sanıyorum?”
“Beni istemiyor.” Bu bir gerçek mi, yoksa bir yorum mu?
“Beni seviyor ama korkuyor.” Bunun dayandığı somut bir davranış var mı, yoksa benim umudum mu?
“Bir gün değişecek.” Bunu onun bugünkü davranışlarından mı çıkarıyorum, yoksa olmasını istediğim şeyden mi?
Bu soruların cevapları her zaman hoşumuza gitmeyebilir. Çünkü gerçek bazen umduğumuzdan daha sade, daha sert ve daha nettir.
Ama netlik her zaman rahatlatıcı olmasa da, insanı belirsizliğin içinde yaşamaktan kurtarır.
Çünkü bir insanın bizi sevme ihtimaliyle, bizi gerçekten sevmesi aynı şey değildir. Bir gün değişme ihtimaliyle, bugün bize sunduğu gerçeklik de aynı değildir. Ve bir ilişkinin güzel olabileceğini hayal etmek, o ilişkinin gerçekten kurulabileceği anlamına gelmez.
Bazen vazgeçmemiz gereken kişi değil, o kişi hakkında kurduğumuz hikâyedir.
Çünkü gerçek canımızı acıtabilir; ama en azından nereye bakacağımızı gösterir.
Sanmak ise bizi bazen hiç açılmayacak bir kapının önünde bekletir.
Belki de yetişkin olmak biraz da şunu öğrenmektir:
Her his gerçeğin kanıtı değildir.
Her ihtimal beklemeye değmez.
Her sessizlik bir cevap değildir.
Her davranışın arkasında bizim umduğumuz bir anlam olmak zorunda değildir.
Ve her açık kapıdan içeri girmek zorunda değiliz.
Bazen iyileşmek, gerçeği daha güzel hale getirmek değil; gerçek ile zihnimizde kurduğumuz hikâyeyi birbirinden ayırabilmektir.
Çünkü insanı en çok yaralayan şey her zaman yaşadığı gerçek değildir.
Bazen hiç yaşanmamış bir ihtimale, yaşanmış gibi bağlanmaktır.
KAYNAKÇA
Beck, A. T. (1963). Thinking and depression: I. Idiosyncratic content and cognitive distortions. Archives of General Psychiatry, 9(4), 324–333.
Beck, J. S. (2023). Bilişsel Davranışçı Terapi: Temelleri ve Ötesi. Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık.
De Winter, S., Bosmans, G., & Salemink, E. (2017). Exploring the causal effect of interpretation bias on attachment expectations. Child Development, 88(1), 131–140.
Leahy, R. L. (2024). Bilişsel Terapi ve Uygulamaları. İstanbul: Litera Yayıncılık.
Kaynakça
- KAYNAKÇA
- Beck, A. T. (1963). Thinking and depression: I. Idiosyncratic content and cognitive distortions. Archives of General Psychiatry, 9(4), 324–333.
- Beck, J. S. (2023). Bilişsel Davranışçı Terapi: Temelleri ve Ötesi. Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık.
- De Winter, S., Bosmans, G., & Salemink, E. (2017). Exploring the causal effect of interpretation bias on attachment expectations. Child Development, 88(1), 131–140.
- Leahy, R. L. (2024). Bilişsel Terapi ve Uygulamaları. İstanbul: Litera Yayıncılık.

