İnsan kayıp karşısında hep aynı şekilde durmaz. Kimi hiçbir şey hissetmediğini düşünür ve bu yüzden kendinden şüphe eder. Bazıları kaybı anında fark eder, bazıları aylar sonra bir cümlenin ortasında birden çöker.
Bir kısmımız kaybettiği şeyin adını rahatça koyabilir; bir kısmımız elinde tuttuğu şeyin ne olduğunu bile bilemez, yalnızca bir ağırlık hisseder, kaynağını bulamadan. Bu yazı, işte o son gruba dair. Adı konmamış, çoğu zaman fark edilmemiş, ama gerçekten var olan bir kayıp türüne dair.
Bir ihtimal. Herkes için başka bir şeydir bu. Kiminin aklında hiç gitmemiş bir şehir vardır, kurulmamış bir hayat.
Kimi, çocukluğunda hayalini kurduğu ama büyürken bir kenara bıraktığı bir versiyonunu taşır kendinden: olabileceği ama olamadığı hâlini. Kimi için bu, henüz gerçekleşmemiş bir buluşmadır, söylenmemiş bir cümledir, bir insanın hayatındaki yerini hâlâ hissettiği ama artık orada olmadığı bir boşluktur. Kimi için ise hiç doğmamış bir çocuktur ya da bir anne babanın hiç olamadığı hâlidir.
Farklı görünürler ama aynı yerden gelirler: hiçbiri gerçekleşmemiştir ve tam da bu yüzden yasları tutulmaz. Bu tür bireysel kayıplar için tören düzenlenmez. Etrafındakiler bir şey söylemeye çalışsa bile ne diyeceklerini bilemezler, çünkü kaybedilen şey onların gözünde hiç var olmamıştır; sadece kişinin kendi içinde taşıdığı bir boşluk vardır.
Diyelim ki bir teklifi geri çevirdin, o an doğru gelen bir sebeple; şimdi ara sıra kabul etseydin nasıl bir hayatın olacağını düşünüyorsun. Ya da yıllarca yakın olduğun bir arkadaşın, kimse fark etmeden, adım adım hayatından uzaklaştı; ne kavga ettiniz, ne küstünüz, sadece uzaklaştınız. Ya da biri hayatına girmiş, sen fark etmeden.
Zihninde ona bir yer açılmış, ne zaman olduğunu bile bilmediğin bir anda. Sonra bir gün o kişi çekilmiş, ya da sen çekilmek zorunda kalmışsın; nasıl olduğu önemli değil. Geriye, elinde tam olarak ne tuttuğunu bile bilemediğin bir şey kalmış.
Bu tür bir kaybı yaşayan insan kendi acısının meşruiyetini sorgular. "Bu kadar üzülmeye hakkım var mı?" diye sorar kendine. "Ortada ölen biri yok ki.
Ayrılan bir ilişki bile yok belki. Ben sadece… hissetmiştim.” Bu soruyu kendine soran herkese aynı şeyi söylerdim: hissettiğin şeyin gerçekliği, karşılık bulup bulmamasına bağlı değil.
Kalp, bir ilişkinin resmiyet kazanıp kazanmadığını sormaz; sadece hisseder. Ve hissettiğin an, o duygu zaten senindir, kimseden onay beklemeden. Sadece hissetmek.
Sanki bu, en küçük şeymiş gibi. Oysa insan zihni, yaşanmışla yaşanabilecek arasında pek de keskin bir çizgi çekmez. Bir ihtimale kurduğumuz cümleler, gerçek cümleler kadar bize aittir.
Zihnimizde çoktan yürüdüğümüz bir yol, ayaklarımız hiç basmamış olsa da bizim yolumuzdur. O yol kapandığında, orada gerçekten yürümüş olup olmadığımızın bir önemi kalmaz. Kayıp, kayıptır.
Bunun bir adı da var aslında: belirsiz kayıp. Literatürde, kayıp bir yakınının hâlâ hayatta olup olmadığını bilmeyen ya da bedeni yanında dururken zihni artık orada olmayan bir yakını olan insanları anlatmak için kullanılır bu kavram. İki türü tarif edilir: birinde kişi fiziksel olarak yoktur ama duygusal olarak hâlâ oradadır, kayıp bir asker ya da iz bırakmadan uzaklaşmış bir ebeveyn gibi.
Diğerinde tam tersi yaşanır: kişi fiziksel olarak oradadır ama artık eskisi gibi orada değildir, bir hastalık ya da zamanla değişmiş bir ilişki gibi. Bizim burada konuştuğumuz, bu iki türün biraz dışında ama aynı köke sahip üçüncü bir hâl: hiç gerçekleşmemiş bir versiyonun kaybı, yaşanmamış bir gelecek, tanışılmamış bir hâl. Sınırları net değildir.
Başlangıcı bellidir belki, ama sonu çoğu zaman "sanırım bitti" gibi muğlak bir cümleyle gelir. Çünkü yas tutabilmek için önce kaybı adlandırmak gerekir, ve adı konamayan bir şeyin matemini tutmak kolay değildir. Bazen bu duyguya izin veririz.
Kovmadan, "abartma" demeden, olduğu gibi taşırız. Özleriz, üzülürüz, bir şarkıda takılır kalırız, sonra devam ederiz. Bazen de aynı duyguyu hissettiğimiz anda bir kapı kapatırız kendi içimizde.
"Şimdi vaktim yok" deriz. "Yapılacak işler var." Ve genellikle haklıyızdır da, çünkü gerçekten yapılacak işler vardır. Bir toplantı, bir fatura, bir sorumluluk zinciri.
Duygu, sıraya girer. Ve sıra çoğu zaman hiç gelmez. Bu ikisi farklı insan tipleri değildir.
Aynı insanın, hayatının farklı dönemlerinde, bazen aynı haftasında bile gidip geldiği iki hâldir. Bugün duygusuna alan açan biri, yarın önündeki sorumluluğun ağırlığıyla aynı duyguyu es geçebilir. Ve bunda bir zayıflık yoktur.
Hayat durmaz çünkü; ödenmesi gereken bir kira, yetiştirilmesi gereken bir iş her zaman oradadır. Bazen duyguyu ertelemek, hayatta kalabilmenin en makul yoludur. Ama ertelenen duygu yok olmaz; yalnızca yerini değiştirir.
Bir gün beklenmedik bir anda, bambaşka bir kaybın üzerine geç gelen bir ağırlıkla çıkar karşımıza. İnsan o anda bile neye üzüldüğünü tam bilemeyebilir. Çünkü asıl üzüntü, bir zamanlar sıraya sokulmuş, sırası hiç gelmemiş olandır.
Hissetmek ile hayata devam etmek, birbirinin alternatifi değildir. İkisi aynı anda mümkündür. İnsan hem üzülebilir hem işine gidebilir.
Hem özleyebilir hem sorumluluğunu yerine getirebilir. Duyguya zaman ayırmak, hayatı durdurmak anlamına gelmez; onu görmezden gelmemek anlamına gelir. Belki de öğrenilmesi gereken, ikisine birden yer açabilmektir.
Elle tutulmayan bir şeyin yasını tutmak, tuhaf bir cesaret ister. Çünkü kimse seni bu konuda anlamaz gibi hissedersin. Kimseye "neden bu kadar üzgünsün" diye anlatamazsın, çünkü ortada anlatılacak somut bir şey yoktur.
Sadece bir gölge vardır. Ama gölgeler de gerçektir. Bir cismin var olduğunu, çoğu zaman düştüğü gölgeden anlarız.
Hem duygusuna izin verenler, hem onu sıraya koyup ertelemek zorunda kalanlar için ortak bir şey söylenebilir belki: Kaybın büyüklüğünü, başkalarının onu görüp görmediği belirlemez. Bir şeyin sana ne kadar ağır geldiğini, dışarıdan kaç kişinin fark ettiği belirlemez. Ve ertelenen her şey, er ya da geç, bir şekilde geri gelir.
Belki en doğrusu, onu daha ilk geldiğinde, korkmadan karşılamaktır. Adını koymak, elle tutulmuyor diye yok saymamak, "bu kadarına değmez" demeden ona da bir yer açmak. Çünkü bir gün geriye dönüp baktığımızda hatırlayacağımız şey, neyi kaybettiğimiz değil, onunla nasıl yüzleştiğimiz olacaktır.


