Betül Yıldırım / nöropsikoloji
Geçmiş, çoğumuz için değişmez bir gerçekliktir. Çocukluğumuz, okul yıllarımız, ilk arkadaşlıklarımız, kayıplarımız ya da başarılarımız… Tüm bu deneyimlerin zihnimizde olduğu gibi saklandığını ve istediğimiz zaman bu anıları eksiksiz biçimde yeniden hatırlayabildiğimizi düşünürüz. Oysa psikoloji ve nörobilim alanında yapılan çalışmalar, belleğin sanıldığından çok daha karmaşık bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir. İnsan zihni, yaşananları olduğu gibi depolayan bir kamera ya da ses kayıt cihazı değildir. Aksine bellek, geçmişi sürekli yeniden yorumlayan, eksik parçaları tamamlayan ve her hatırlama anında yeniden şekillenen dinamik bir sistemdir.
Aslında günlük yaşamımızda bunun pek çok örneğiyle karşılaşırız. Uzun yıllardır görüşmediğiniz bir arkadaşınızla çocukluk günlerinden bahsettiğinizi düşünün. Aynı okulda okumuş, aynı öğretmenlerden ders almış ve aynı olaylara tanıklık etmiş olmanıza rağmen anlatılan anılar birbirinden oldukça farklı olabilir. Siz öğretmeninizin güler yüzünü hatırlarken, arkadaşınız onun sert tavırlarını anlatabilir. Aynı doğum günü kutlaması bir kardeş için hayatının en mutlu günü olarak kalırken, diğeri o günü kendisini yalnız hissettiği bir anı olarak hatırlayabilir. Yaşanan olay değişmemiştir; değişen, o olayın zihinde nasıl işlendiği ve yıllar içinde nasıl anlamlandırıldığıdır.
İşte belleğin en dikkat çekici özelliği tam da burada ortaya çıkar. Hatırlamak, çoğu zaman geçmişte saklanan bir dosyayı açıp okumak değildir. Her hatırlama eylemi, geçmişin bugünkü bilgilerimiz, duygularımız ve yaşam deneyimlerimiz doğrultusunda yeniden kurulması anlamına gelir. Bu nedenle psikologlar belleği giderek daha fazla “yeniden yapılandırıcı” bir süreç olarak tanımlamaktadır.
Bu düşüncenin temellerini atan isimlerden biri İngiliz psikolog Frederic Bartlett’tir. Bartlett, 1932 yılında yayımladığı çalışmasında insanların bir hikâyeyi ya da olayı birebir hatırlamadıklarını, aksine mevcut bilgi birikimleri ve kültürel şemaları doğrultusunda yeniden düzenlediklerini göstermiştir. Ona göre insanlar hatırlarken yalnızca eksik kalan ayrıntıları tamamlamaz; aynı zamanda olayları kendi dünya görüşlerine uygun hâle getirirler. Başka bir ifadeyle bellek, geçmişi koruyan pasif bir depo değil; geçmişe sürekli anlam kazandıran aktif bir zihinsel süreçtir.
Belleğin bu özelliği, insanın çevresine uyum sağlamasına yardımcı olur. Gün içerisinde binlerce uyaranla karşılaşırız. Beynimizin bunların tamamını ayrıntılarıyla saklaması hem mümkün değildir hem de işlevsel olmazdı. Bu nedenle zihin, hangi bilgilerin önemli olduğuna karar verir; bazılarını uzun süreli belleğe aktarırken bazılarını zamanla silikleştirir. Böylece bellek yalnızca depolama görevi üstlenmez, aynı zamanda yaşamımızı anlamlandırmamıza yardımcı olan bir filtre gibi çalışır.
Psikoloji alanında bellek farklı türlerde incelenmektedir. Tulving’in sınıflandırmasına göre epizodik bellek, kişinin kendi yaşamında deneyimlediği olayları; semantik bellek, dünya hakkında sahip olduğumuz genel bilgileri; otobiyografik bellek ise bireyin yaşam öyküsünü oluşturan deneyimlerin bütününü kapsar. Günlük hayatta “anı” dediğimiz şeylerin büyük bölümü otobiyografik belleğin ürünüdür. İnsanlar kendilerini tanımlarken çoğu zaman bu belleğe başvururlar. Nerede doğduklarını, hangi şehirde büyüdüklerini, hayatlarını değiştiren olayları ve unutamadıkları insanları anlatarak kim olduklarını ifade ederler. Bu nedenle bellek yalnızca bilişsel bir işlev değil, aynı zamanda benlik duygusunun temel taşlarından biridir.
Belleğin oluşumunda duyguların da belirleyici bir etkisi vardır. Güçlü duygularla ilişkilendirilen olaylar çoğu zaman daha canlı biçimde hatırlanır. İlk aşk, mezuniyet günü, önemli bir başarı ya da sevilen birinin kaybı gibi deneyimler yıllar sonra bile ayrıntılarıyla hatırlanabilir. Bunun temel nedenlerinden biri, yoğun duygular sırasında beynin bellek oluşumunda görev alan bölgelerinin daha aktif çalışmasıdır. Ancak burada önemli bir noktayı gözden kaçırmamak gerekir: Bir anının çok canlı olması, onun tamamen doğru olduğu anlamına gelmez.
İnsanlar çoğu zaman “Bunu dün gibi hatırlıyorum.” ifadesini kullanırlar. Oysa psikolojik araştırmalar, bir anıya duyulan güven ile o anının doğruluğunun her zaman örtüşmediğini göstermektedir. İnsan zihni geçmişi yeniden kurarken farkında olmadan bazı ayrıntıları ekleyebilir, bazılarını ise çıkarabilir. Bu nedenle en emin olduğumuz anılar bile zaman içerisinde değişime uğrayabilir.
Bu durum psikoloji literatüründe “sahte anılar” kavramıyla açıklanmaktadır. Bellek üzerine yaptığı deneylerle tanınan psikolog Elizabeth Loftus, insanların hiç yaşamadıkları olaylara ilişkin ayrıntılı anılar geliştirebildiklerini göstermiştir. Loftus’un çalışmalarında katılımcılara çocukluklarında alışveriş merkezinde kayboldukları yönünde yanlış bilgiler verilmiş, bir süre sonra katılımcıların önemli bir kısmı gerçekte yaşanmamış bu olaya ilişkin ayrıntılar anlatmaya başlamıştır. Hatta bazıları o gün hissettikleri korkuyu, yanlarında bulunan kişileri ve olayın nasıl sona erdiğini bile tarif etmiştir.
Bu bulgular ilk bakışta şaşırtıcı görünse de belleğin çalışma biçimi düşünüldüğünde oldukça anlamlıdır. İnsan zihni yalnızca yaşadıklarımızı değil; aile üyelerinden dinlediğimiz hikâyeleri, eski fotoğrafları, videoları ve zamanla oluşturduğumuz yorumları da bir araya getirerek kişisel geçmişimizi oluşturur. Çocukluk dönemine ait olduğunu düşündüğümüz bazı anılar, gerçekte ebeveynlerimizin yıllarca anlattığı hikâyelerin zihnimizde bıraktığı izlerden ibaret olabilir. Yıllar sonra bu anlatılar o kadar içselleşir ki onları gerçekten yaşamış olduğumuza inanabiliriz.
Belleğin bu esnek yapısı, onun güvenilmez olduğu anlamına gelmez. Aksine, insan zihninin değişen koşullara uyum sağlayabilmesini mümkün kılan en önemli özelliklerinden biridir. Çünkü geçmişi olduğu gibi saklamak yerine ona sürekli yeni anlamlar yükleyebilmek, bireyin bugününü ve geleceğini yorumlamasına yardımcı olur. Belki de bu yüzden hiçbir insan çocukluğunu otuz yaşındaki bakış açısıyla, elli yaşındaki deneyimleriyle ya da yaşlılık dönemindeki bilgeliğiyle aynı şekilde hatırlamaz. Değişen yalnızca zaman değildir; geçmişi hatırlayan insan da zaman içinde değişmektedir.


