‘Güçlü ol’, ‘Zaman her şeyin ilacı’, ‘Artık toparlanma zamanı’ gibi ifadeler, yas sürecinde sıkça duyduğumuz klasik cümlelerdir. Bu süreçte hissettiklerimizi tarif etmek için kullandığımız kelimeler ise genellikle: üzüntü, acı, özlem. Ancak yas sürecini kendim deneyimleyince, bu kelimelerin ve cümlelerin yaşadığım duyguları tam olarak yansıtmadığını fark ettim. Bu dönemde teselli edici bir cümle ya da hissettiklerime karşılık gelecek bir duygu bulmak oldukça zor. Ağlamak bile buradaki üzüntüyü geçirmiyor. Özlem, her geçen gün daha da artıyor; çünkü bir umut yok, tekrar bu dünyada karşılaşacağına dair. Acı, sadece can yakıcı değil, aynı zamanda hayatın anlamını sorgulatacak kadar derin. Belki de sevdiğimiz insandan yaşça büyük birini gördüğümde, hayata karşı bir nefret ve dünyanın adaletine karşı bir kızgınlık hissediyorum. Yas, bildiğimiz duyguların yoğun halinin ötesinde, bambaşka bir şey. Bu farkındalıklar ve düşünceler, insanı sorgulamaya itiyor. Bu yazımda, zihnimde beliren soruları birlikte düşünelim: Yas neden hiçbir kelimeye tam olarak sığmıyor? Yas gerçekten bir duygu mu, yoksa psikolojide çoğu zaman süreç olarak tanımlanan yas, aslında tek bir kavrama sığmayacak kadar karmaşık bir deneyim mi?
Psikolojide yas, yalnızca ölümün ardından yaşanan bir deneyim olarak ele alınmaz. Yaşamın akışını kökten değiştiren pek çok kayıp, kişiyi yasla karşı karşıya bırakabilir. Boşanma, kronik bir hastalık tanısı almak, göç etmek ya da ebeveyn olduktan sonra eski benliğin geride kaldığını hissetmek gibi durumlar da farklı biçimlerde yas deneyimini beraberinde getirebilir. Yası anlamlandırmaya yönelik en bilinen modellerden biri, Kübler-Ross’un ölümle yüzleşen hastalar üzerine geliştirdiği ve daha sonra kayıp ve yas durumlarına adapte edilen yas evreleri modelidir. Bu evreler; inkar, öfke, pazarlık, depresyon ve kabulden oluşur. Ancak bu evreler, doğrusal bir sırayla ilerlemek zorunda değildir. Kişi sabah bir evreyi, öğleden sonra ise başka bir evreyi yaşayabilir; bazı duygular tekrar tekrar ortaya çıkarken, bazıları ise hiç yaşanmayabilir. Dolayısıyla yas, belirli bir sırayla tamamlanması gereken basamaklardan çok, kişiye özgü ve dalgalı bir uyum süreci olarak düşünülmektedir.
Ancak kendi yasımın içinde fark ettiğim şey, bu modelin ve bilimin, kelimelerin, duyguların yaşadığım deneyimin tamamını anlatmaya yetmediğiydi. Çünkü yas, yalnızca belirli duyguları ve evreleri deneyimlemekten ibaret değildir. Yas, bir patoloji değil; yaşadığımız olay ve kayıp karşısında verilen tamamen doğal ve sağlıklı bir tepkiydi. Sabah uyandığında dünyanın artık eskisi gibi olmadığını fark etmekti. Yasın en acı kısmı, az önce bahsettiğim evrelerden ziyade hayatın devam ettiği gerçeğidir. Hayat devam ederken, kaybettiğin kişinin sevdiği bir çiçeği görüp ona artık alamayacağını hatırlamak, çok sevindiğin bir haberi aldıktan sonra onunla paylaşamadığında uzun süre boyunca kendini eksik ve buruk hissetmekti. Onun yaşadığı evde, eşyalarının arasında dolaşırken, eksikliğinin sessizliğiyle karşılaşmaktı. Ve belki de hayata tamamen onun için devam etmek; onun sevdiği gelenekleri sürdürmek, sevdiği insanları sarıp sarmalamak, gurur duyacağı şeyleri yapmak ve dahası.
Bu nedenle yası yalnızca “üzüntü” olarak adlandırmak bana eksik geliyor. Üzüntü, çoğu zaman gelip geçen bir duygudur. Oysa yas, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin değişmesidir. Zaman algısını, geleceğe dair hayallerini, kendilik hissini ve gündelik yaşamını yeniden şekillendirir. Kaybettiğimiz yalnızca bir insan değildir; onunla kurduğumuz ilişki, birlikte kurduğumuz gelecek, onun yanındayken olduğumuz hâlimiz ve artık hiç yaşanmayacak anların olasılığı da kaybın bir parçasıdır. Birini kaybettiğimizde sadece o kişinin yasını tutmayız; onunla kurduğumuz hayallerin, onun yanındayken olan halimizin ve onu kaybetmeden önceki kendimizin yasını tutarız. Onun görmeyi çok istediği bir şeyi yaparken aynı anda çok da mutlu oluruz, içten içe gurur duyarız. O nasıl tepki verirdi diye düşünüp içimizde onunla kahkahalar atarız. Bazen ufacık bir tıbbi maske bile en olmayacak anda ağlamamıza neden olur. Bayramlardan ve özel günlerden nefret ederiz.
Belki de bu yüzden yas, tek bir duyguya, tek bir evreye ya da tek bir tanıma sığmıyor. Çünkü yas, yalnızca sevdiğimiz birini kaybetmenin değil; o kayıpla birlikte değişen hayatımızın ve yeniden kurmaya çalıştığımız benliğimizin de hikâyesidir. Yası “atlatmak” zorunda değiliz. Çünkü yas, kaybettiğimiz kişiyle ilişkimizin sona ermesi değil, biçim değiştirmesidir. Ve belki de bu nedenle yası tek bir duyguya indirgemeye çalıştığımızda, onun bize anlatmaya çalıştığı şeyi kaçırıyoruz.


