Geçmiş gerçekten başından beri bu kadar açık mıydı, yoksa biz sonunu bildiğimiz için mi artık öyle görüyoruz?
Bir olay sona erdiğinde, daha önce birbirinden kopuk duran ayrıntılar ansızın aynı hikâyenin parçaları hâline gelir. Söylenen bir söz, fark edilmeyen bir değişim, üzerinde durulmayan küçük bir karar… Hepsi sanki en başından beri aynı sona işaret ediyormuş gibi görünür. İnsan o noktada yalnızca yaşananları değil, yaşananların içindeki kendi hâlini de sorgulamaya başlar: “Bunu nasıl göremedim?”, “Daha önce anlamam gerekmez miydi?”, “Neden başka türlü davranmadım?” Fakat bu soruların içinde çoğu zaman fark edilmeyen bir eşitsizlik vardır. Bugünkü benlik hikâyenin sonunu bilmektedir; dünkü benlik ise henüz olayın içindedir. Önünde tek bir sonuç değil, birbirinden farklı ihtimaller vardır. Buna rağmen geçmişteki kendimizi, o gün sahip olmadığı bilgilerle yargılarız. Sonradan öğrendiklerimizi geçmişe taşır, sanki o zaman da aynı açıklıkla görülebilirmiş gibi düşünürüz. Böylece geçmiş, yalnızca hatırladığımız bir deneyim olmaktan çıkar. Bugünün bilgisiyle yeniden düzenlenen, bazı işaretlerin büyütüldüğü, bazı belirsizliklerin ise sessizce silindiği bir anlatıya dönüşür.
Sonradan Bilmenin Yanıltıcı Kesinliği
Bir hikâyenin sonunu öğrendiğimizde, başlangıcı da değişmiş gibi görünür. Daha önce birbirinden kopuk duran ayrıntılar birleşir; bir söz uyarıya, küçük bir değişim yaklaşan sonun işaretine dönüşür. İnsan geçmişe baktığında çoğu zaman aynı cümleyi kurar: “Aslında en başından beri belliydi.” Psikolojide “geri görüş yanlılığı” olarak adlandırılan eğilim, bir olayın sonucunu öğrendikten sonra o sonucu geçmişte olduğundan daha öngörülebilir görmemizi ifade eder. Fischhoff’un (1975) klasik çalışmalarında da sonuç bilgisine sahip olan kişilerin, gerçekleşen sonucun en başından beri daha olası olduğunu düşündükleri görülmüştür. Yani bugün bildiklerimiz, dün neyin bilinebileceğine dair algımızı da değiştirebilir. Bu nedenle “Zaten belliydi.” cümlesi her zaman geçmişin gerçekten açık olduğunu göstermez. Bazen yalnızca sonucun, o gün var olan belirsizliği görünmez hâle getirmesidir. Çünkü olayın içindeyken bir sözün birden fazla anlamı, bir davranışın farklı açıklamaları ve hâlâ mümkün olan başka sonuçlar vardır. İnsan geçmişi çoğu zaman olduğu yerden değil, vardığı yerden okur. Sonucu bildiğinde bütün yollar sanki en başından beri aynı noktaya çıkıyormuş gibi görünür. Oysa sonradan görmek ile önceden görebilmek aynı şey değildir. Biri hikâyenin sonundan geriye bakar; diğeri ise henüz hiçbir şeyin kesinleşmediği bir yerde durur.
Kötü Bir Sonuç, Kötü Bir Karar mıdır?
Bir karar kötü sonuçlandığında, insan çoğu zaman yalnızca sonucu değil, o kararı veren hâlini de yargılamaya başlar. “Bunu nasıl seçtim?”, “Nasıl böyle düşündüm?” der. Sanki sonucun kötü olması, kararın en başından beri yanlış olduğunu kanıtlıyormuş gibi. Psikolojide “sonuç yanlılığı” olarak adlandırılan eğilim tam olarak buna işaret eder. Baron ve Hershey (1988), insanların bir kararın niteliğini değerlendirirken, karar anındaki koşullardan çok sonucun iyi ya da kötü olmasından etkilendiğini göstermiştir. Aynı düşünme süreci iyi bir sonuca ulaştığında akıllıca, kötü bir sonuca ulaştığında ise yetersiz görünebilir. Oysa bir kararın kötü sonuçlanması, onun verildiği anda mutlaka kötü olduğu anlamına gelmez. İnsan elindeki bilgileri dikkatle değerlendirebilir, makul bir seçim yapabilir ve yine de istemediği bir sonla karşılaşabilir. Aynı şekilde düşünmeden alınmış bir karar, yalnızca şans sayesinde iyi sonuçlanabilir. Sonuçlar önemlidir; ancak bir kararın bütün hikâyesini tek başına anlatamazlar. Buna rağmen geçmişe baktığımızda çoğu zaman bu ayrımı kaybederiz. Bir ilişkinin bitmiş olması, ona başlarken gördüğümüz iyiliği geçersiz kılmaz. Bir fırsatın beklediğimiz gibi sonuçlanmaması da onu değerlendirdiğimiz anda anlamsız olduğu anlamına gelmez. Fakat bugün vardığımız yer, geçmişte neden o yolu seçtiğimizi kolayca görünmez hâle getirebilir. Belki de daha adil olan, “Sonuç ne oldu?” sorusundan önce şunu sorabilmektir: O gün elimde hangi bilgiler vardı? Hangi ihtimaller gerçekten mümkündü? Çünkü geçmişten öğrenmek, her kötü sonucun karşısına geçmişteki kendimizi suçlu olarak çıkarmaktan daha fazlasını gerektirir.
Ya Başka Türlü Olsaydı?
Pişmanlığın en yoğun olduğu anlarda zihin yalnızca yaşanan geçmişi hatırlamaz; hiç yaşanmamış geçmişler de kurar. “O gün gitmeseydim…”, “Biraz daha bekleseydim…”, “Başka bir şey söyleseydim…” deriz. Sanki geçmişte bir yerde doğru kapı hâlâ duruyordur da biz yalnızca yanlış olanı açmışızdır. Psikolojide “karşı-olgusal düşünme” olarak adlandırılan bu süreç, gerçekleşen bir olayın alternatiflerini zihinsel olarak kurmamızı ifade eder (Roese, 1997). Bu düşünceler her zaman zararlı değildir. İnsan bazen neyin farklı yapılabileceğini düşünerek gelecekteki seçimlerine dair bir şey öğrenir. Ancak burada ince bir yanılgı ortaya çıkar: Seçmediğimiz yolu çoğu zaman yalnızca ulaşmak istediğimiz sonucuyla hayal ederiz. O yolun da kendi belirsizlikleri, kayıpları ve beklenmedik dönüşleri olabileceğini aynı açıklıkla düşünmeyiz. Böylece yaşanmış olan geçmiş, bütün karmaşıklığı ve kusurlarıyla karşımızda dururken; yaşanmamış olan geçmiş daha temiz, daha doğru ve daha merhametli görünür. Çünkü gerçek geçmişin sonuçlarını biliriz. Hayal ettiğimiz geçmişi ise yalnızca olmasını istediğimiz biçimiyle tamamlarız. İnsan bu hayali senaryoyu gerçek hayatla karşılaştırdığında ise geçmişteki kendisi neredeyse kaçınılmaz olarak yetersiz kalır. Çünkü yaşanmış olan, tüm sonuçlarıyla bilinir; yaşanmamış olan ise yalnızca istediğimiz biçimiyle tasarlanır. Pişmanlık bu hâliyle yalnızca geçmişi değerlendiren bir duygu olmaktan çıkar; hiçbir zaman sınanmayacak bir ihtimalle gerçek hayatı yarıştırmaya başlar.
Geçmişteki Kendimize Adil Bakmak
Geçmişteki kendimize adil davranmak, yaptığı her şeyi doğru bulmak ya da sorumluluğu bütünüyle dışarıda bırakmak değildir. Daha çok, onu yalnızca o gün sahip olduğu bilgilerle, ihtiyaçlarla ve görebildiği ihtimallerle değerlendirebilmektir. Çünkü öğrenmek için geçmişe dönmek başka bir şeydir; bugünün bilgisiyle geçmişteki kendimizi cezalandırmak başka. Belki de “Bunu nasıl göremedim?” sorusundan önce başka bir soru sormak gerekir: “O gün gerçekten neyi görebilecek durumdaydım?” Çünkü geçmişin sonradan kazandığı açıklık, her zaman geçmişin kendisine ait değildir. Bazen yalnızca hikâyenin sonunu biliyor olmanın ışığıdır. İnsan dünkü kendisini bugünün ışığında yargılarken, onun bir zamanlar aynı yolu çok daha az ışıkla yürümek zorunda kaldığını kolayca unutabilir.
Kaynakça
- Referanslar Baron, Jonathan, and John C. Hershey. “Outcome Bias in Decision Evaluation..” Journal of Personality and Social Psychology, vol. 54, no. 4, 1988, pp. 569–579, 10.1037/0022-3514.54.4.569. Fischhoff, Baruch. “Hindsight Is Not Equal to Foresight: The Effect of Outcome Knowledge on Judgment under Uncertainty..” Journal of Experimental Psychology: Human Perception and Performance, vol. 1, no. 3, 1975, pp. 288–299, 10.1037/0096-1523.1.3.288. Roese, Neal J. “Counterfactual Thinking..” Psychological Bulletin, vol. 121, no. 1, 1997, pp. 133–148, 10.1037/0033-2909.121.1.133.


