Pazartesi, Eylül 21, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Birini Kaybetmek, Bağı Kaybetmek midir?

Birinin artık hayatta olmadığını bilmekle, onun yokluğunu gerçekten kavramak aynı şey değildir. Telefon rehberinden numarasını silmeye kıyamayabilir, eve girdiğimizde onu bir anlığına göreceğimizi düşünebilir, önemli bir şey olduğunda hâlâ ona anlatmak ya da onu ziyaret etmek isteyebiliriz. Zihnimiz gerçeği biliyordur; fakat gündelik hayatımız, alışkanlıklarımız ve duygularımız bu gerçeğe aynı hızda uyum sağlamayabilir. Peki insan, birinin öldüğünü bildiği halde neden zaman zaman onun hâlâ hayatının bir parçasıymış gibi davranır? Çünkü bir insanın öldüğünü bilişsel olarak bilmek ile onun artık hayatımızda olmadığını duygusal ve davranışsal olarak kavramak aynı şey değildir. Bu bir “mantıksızlıktan” ziyade, farklı sistemlerin farklı hızlarda uyum sağlamasıdır. Bu nedenle davranışların ve duyguların zihinsel kabulle aynı anda değişmemesi, kişinin kaybı inkâr ettiği anlamına gelmez. Bazen akıl önce bilir, duygu sonra yetişir; davranışlar ise daha da sonra yeni gerçeğe uyumlanır.

Bağlanma ve Yas

Bağlanma figürünün kaybı yalnızca “bir kişiyi kaybetmek” değil, kişinin güvenlik, aidiyet ve ilişki sisteminin değişmesi anlamına gelir. Bowlby’ye (1980) göre, diğer insanlarla bağ kurma ve bu bağları sürdürme, bireyin yaşamı boyunca devam eden temel insani gereksinimlerden biridir. Bu bağlanma, ayrılık durumlarına karşı koyma eğilimiyle yakından ilişkili olup, bağ kurulan kişinin kaybı söz konusu olduğunda bireyde önemli ölçüde sarsıntı ve psikolojik bozulmaya yol açabilmektedir (Bowlby, 1969). Bu açıdan bakıldığında yas, yalnızca kaybedilen kişinin yokluğuna verilen bir tepki olarak değerlendirilmemelidir. Yasın anlaşılabilmesi için kaybedilen kişi ile birey arasında daha önce kurulmuş olan ilişkinin niteliğinin, bu ilişkinin birey açısından taşıdığı anlamın da dikkate alınması gerekmektedir. Bütün bireyler kayba aynı şekilde tepki vermeyebilir. Yapılan araştırmalarda kaygılı bağlanma ve kaçıngan bağlanma gösteren kişilerin daha yüksek kaygı düzeyi gösterdikleri gözlemlenmiştir. Kaygılı bağlanma özellikleri taşıyan bireylerde terk edilme ve reddedilme duyarlılığının daha belirgin olması nedeniyle kayıp deneyimi yoğun özlem, ayrılıkla ilgili zihinsel uğraş ve kaybedilen kişiye yönelik güçlü bir yakınlık arayışıyla birlikte yaşanabilir. Birey, kaybın ardından ilişkinin sona ermiş olmasını kabullenmekte daha fazla zorlanabilir ve kaybedilen kişiye ilişkin düşünceler günlük yaşamında daha fazla yer kaplayabilir. Kaçıngan bağlanma özellikleri taşıyan bireylerde ise yakınlık ve bağımlılık konularına karşı daha mesafeli bir yaklaşım görülebilir. Bu nedenle yasın ilk dönemlerinde duygusal tepkilerin sınırlı biçimde ifade edilmesi veya kişinin kayıp karşısında güçlü görünmeye çalışması mümkün olabilir.

Bununla birlikte yas sürecinin yalnızca kaybedilen kişiyi arama veya geri getirme isteğinden ibaret olmadığı söylenebilir. Bireyin zaman içerisinde kaybın geri döndürülemezliğini fark etmesi ve yaşamını bu yeni gerçekliğe göre yeniden düzenlemesi de yas sürecinin önemli bir boyutudur. Bu süreçte kişi, kaybedilen ilişkiyi tamamen ortadan kaldırmak yerine, ilişkinin anlamını kendi yaşam öyküsü içerisinde yeniden konumlandırabilir. Burada bahsedilen kabul etmek, bağın sona ermesi değil; bağın biçim değişmesi olabilir.

Yas ve Kayıp Sonrasında Sürdürülen Bağlar

Literatürde yer alan “Süren Bağlar (Continuing Bonds) yaklaşımı, yas sürecinde kişinin hayatını kaybeden kişiyle olan bağını tamamen sona erdirmediğini savunur. Bunun yerine yas, bu ilişkiye yeniden uyum sağlama ve ilişkiyi yeniden şekillendirme sürecidir. Bu düşünceyi savunan birçok araştırma bulunmaktadır. Örneğin Bowlby (1980), yas sürecini ölen kişiden tamamen uzaklaşma ya da bağın sona ermesi olarak değil, bireyin yaşamını yeniden düzenlediği ve kaybın ardından yeni koşullara uyum sağladığı bir yeniden yapılanma süreci olarak ele almaktadır. Süren Bağlar yaklaşımı yalnızca psikoloji alanındaki çalışmalarla sınırlı kalmamış, felsefi literatürde de desteklenmiştir. Örneğin Cholbi (2019), ölümün yas tutan kişinin ölen kişiyle olan ilişkisini tamamen ortadan kaldırmadığını; bu ilişkilerin duygusal ve sembolik düzeylerde devam edebileceğini belirtmektedir. Cholbi’ye göre yasın yöneldiği nesne, tamamen ortadan kalkmış bir ilişki değil, ölümle birlikte değişime uğramış bir ilişkidir. Bu bağlamda Süren Bağlar yaklaşımı, yasın ölen kişiyi unutmayı veya onunla kurulan ilişkinin tamamen sona ermesini gerektirmediğini savunmaktadır. Aksine, yas süreci içerisinde birey, kaybettiği kişiyle olan ilişkisini yeni koşullara göre yeniden biçimlendirebilir ve bu ilişkiyi anılar, semboller, değerler, içsel konuşmalar veya çeşitli ritüeller aracılığıyla sürdürebilir. Dolayısıyla bu yaklaşımda yas, bir bağın tamamen koparılması değil, ölüm sonrasında değişen ilişkinin kabul edilmesi, yeniden anlamlandırılması ve yeni bir biçimde sürdürülmesi olarak değerlendirilmektedir.

Bir telefon numarasını silmemek, anıları saklamak, onunla zihinsel olarak konuşmak ya da önemli anlarda onu hatırlamak, tek başına kaybın inkâr edildiği anlamına gelmez. Bunlar, değişen bir ilişkiye uyum sağlamanın yollarından biri olabilir. Bu nedenle yas, yalnızca “birinin artık burada olmadığını kabul etme” süreci olarak değil, onun yokluğuyla birlikte ilişkinin nasıl sürdürülebileceğini öğrenme süreci olarak da düşünülebilir. Belki de yasın en önemli dönüşümlerinden biri, “Onu nasıl geride bırakacağım?” sorusundan “Onunla kurduğum bağı, artık olmadığı bir dünyada nasıl taşıyacağım?” sorusuna geçebilmektir.

Kaynakça

  • KAYNAKÇA Bowlby, John. 1980. Attachment and Loss, vol 3: Loss, sadness, and depression. London: Hogarth Press. Cholbi, Michael. 2019. “Regret, Resilience, and the Nature of Grief.” Journal of Moral Philosophy 16 (4): 486–508.
  • Shear, K., & Shair, H. (2005). Attachment, loss, and complicated grief. Developmental Psychobiology: The Journal of the International Society for Developmental Psychobiology, 47(3), 253-267.
Önceki İçerik
Mısra DURAN
Mısra DURAN
Mısra Duran, psikolog ve yazar olarak uygulama alanında ve akademik çalışmalarda geniş bir deneyime sahiptir. Lisans süreci boyunca Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde, kliniklerde ve eğitim kurumlarında klinik çalışmalar ve araştırma alanında deneyim kazanmıştır. Duran, meslek hayatında özellikle çocuk merkezli oyun terapisi, ebeveyn danışmanlığı, bilişsel-davranışçı yaklaşımı deneyimlemeye devam etmektedir. Bunun yanı sıra bağlanma stilleri, kurumsal eğitim-geliştirme ve toplumsal cinsiyet ilgilendiği diğer alanlardır. Psikolojiyi her birey için ulaşılabilir kılarak bireylerin farkındalık ve gelişim arayışlarını desteklemeyi amaçlayan yazar, bu yönde içerik üretmeye devam etmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar