Bazen hayatımızda yolunda gitmeyen belirgin bir şey yoktur. İşimize gider, sorumluluklarımızı yerine getirir, insanlarla görüşür ve geleceğimiz için planlar yaparız. Yine de içimizde tarif etmekte zorlandığımız bir huzursuzluk taşırız. Belki de sorun, hayatımızda eksik olan bir şeyden çok, yaşadığımız hayatla nasıl bir ilişki kurduğumuzdadır.
Görünürde iyi, içeride huzursuz
Sabah uyanır uyanmaz güne başlamak için telefonumuza uzanıyoruz. Mesajları kontrol ediyor, gündemi takip ediyor, başkalarının neler yaptığını görüyor ve daha yataktan kalkmadan zihnimizde günün yapılacaklar listesini oluşturmaya başlıyoruz. Gün boyunca yetişmemiz gereken işler, karşılamamız beklenen sorumluluklar ve bir sonraki adımımıza ilişkin düşünceler arasında hareket ediyoruz. Akşam olduğunda fiziksel olarak yorulmuş olsak bile zihnimiz çoğu zaman dinlenmeye geçemiyor. Bazen günün sonunda kendimize şu soruyu soruyoruz: Bugün ne yaptım? Birçok iş tamamlamış, sorumluluklarımızı yerine getirmiş olabiliriz. Buna rağmen içimizde tuhaf bir eksiklik hissi kalabilir. Sanki yeterince üretmemiş, yeterince ilerlememiş ya da günün hakkını tam olarak verememişizdir. Üstelik bu his her zaman belirgin bir sorunla ortaya çıkmaz. Hayatımızda büyük bir kriz yaşanmıyor olabilir. İşimiz, ilişkilerimiz ve gündelik düzenimiz dışarıdan bakıldığında yolunda görünebilir. Ancak iç dünyamızda sürekli bir yetişme telaşı, belirsiz bir kaygı veya hiçbir şey yapmadan durmakta zorlanma hâli bulunabilir. Modern insanın görünmez huzursuzluğu biraz da burada başlar: Yaşamını sürdürürken aynı zamanda sürekli kendi yaşamını değerlendirmesi, eksiklerini hesaplaması ve daha iyi bir noktaya ulaşması gerektiğini düşünmesi. Elbette her huzursuzluğun nedeni modern yaşam değildir. Ekonomik güçlükler, iş yükü, ilişkisel sorunlar, fiziksel sağlık ve psikolojik etkenler de kişinin iyi oluşunu etkileyebilir. Bununla birlikte, görünürde belirgin bir sorun yokken bile hissedilen huzursuzluğu anlamak için yalnızca hayatımızda nelerin eksik olduğuna değil, kendimizden neler beklediğimize de bakmak gerekir.
Mutluluğu sürekli bir sonraki adıma ertelemek
Birçoğumuz mutluluğu farkında olmadan geleceğe yerleştiriyoruz. Şu işi bitirdiğimde rahatlayacağım, istediğim noktaya geldiğimde kendimi daha iyi hissedeceğim, biraz daha para biriktirdiğimde güvende olacağım ya da hayatım düzene girdiğinde nihayet dinlenebileceğim diye düşünüyoruz. Bu düşüncelerin kendisi yanlış değildir. Hedefler belirlemek, geleceği planlamak ve daha iyi koşullar için çabalamak yaşamın doğal parçalarıdır. Sorun, iyi hissetmeyi sürekli gelecekte gerçekleşecek bir koşula bağladığımızda ortaya çıkar. Çünkü hedefler tamamlandıkça yeni hedefler belirir. Bir aşamayı geçer, ardından bir sonrakine odaklanırız. Başardığımız şey kısa süre içinde sıradanlaşırken henüz elde edemediklerimiz zihnimizde büyümeye devam eder. Böylece hayat, yaşanan bir deneyim olmaktan çıkarak tamamlanması gereken bir projeye dönüşebilir. Psikologlar Richard M. Ryan ve Edward L. Deci tarafından geliştirilen Öz Belirleme Kuramı, psikolojik iyi oluşu anlamak için önemli bir çerçeve sunar. Kurama göre özerklik, yeterlik ve ilişkili olma temel psikolojik ihtiyaçlarımız arasındadır. Kişinin kendi seçimleri üzerinde söz sahibi hissetmesi, yapabildiklerini deneyimlemesi ve başkalarıyla anlamlı bağlar kurması, motivasyonu ve iyi oluşu destekleyen etkenlerdir (Ryan & Deci, 2000). Burada önemli bir ayrım vardır: Bir hedefe ulaşmak ile o hedefe kendi değerlerimiz doğrultusunda yönelmek aynı şey değildir. Bazen başarılı olmak isteriz; ancak bu isteğin ne kadarının bize ait olduğunu, ne kadarının başkalarının beklentilerinden beslendiğini sorgulamayız. Başarının kendisinden çok, başarılı olduğumuzda nasıl görüneceğimize veya kimler tarafından takdir edileceğimize odaklanabiliriz. Dışarıdan bakıldığında ilerliyor olabiliriz. Fakat kendi seçimlerimizle aramızdaki bağ zayıfladığında, ilerlemenin verdiği tatmin de beklediğimiz kadar güçlü olmayabilir. Belki de bu nedenle bazı insanlar tam da istedikleri noktaya ulaştıklarında bile kendilerini bekledikleri kadar iyi hissetmezler. Çünkü bazen hedefe ulaşmak, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkiyi tek başına değiştirmez.
Dinlenirken bile neden kendimizi suçlu hissediyoruz?
Dinlenmek, bedenin ve zihnin ihtiyaç duyduğu doğal bir süreçtir. Ancak günümüzün üretkenlik odaklı anlayışında dinlenme, kimi zaman ancak bütün işler tamamlandığında hak edilen bir ödül gibi algılanır. İşler bitmeden mola vermek sorumsuzluk, boş zaman geçirmek tembellik, hiçbir şey yapmadan oturmak ise zaman kaybı olarak değerlendirilebilir. Böyle bir bakış açısında kişi yalnızca çalışırken değil, dinlenirken de kendisini denetlemeye devam eder. Bir akşam hiçbir plan yapmadan oturduğumuzu düşünelim. Dizi izliyor, kahvemizi içiyor veya yalnızca sessizce vakit geçiriyoruz. Bir süre sonra zihnimiz devreye giriyor: Bu zamanı daha verimli kullanabilirdim. Bir şeyler öğrenebilir, işlerimi tamamlayabilir ya da geleceğim için çalışabilirdim. Dinlenmeye ayırdığımız zaman bile yapılabilecek başka şeylerle kıyaslanıyorsa zihinsel olarak gerçekten dinlenmek zorlaşır. Bu noktada üretkenlik ile özdeğer arasındaki ilişkiye dikkat etmek gerekir. Kişi kendisini yalnızca yaptıkları üzerinden değerlendirmeye başladığında, bir günün değerini o gün ne kadar iş tamamladığına göre ölçebilir. İşler yolunda gittiğinde kendisini yeterli hissederken verimsiz olduğunu düşündüğü günlerde suçluluk veya yetersizlik yaşayabilir. Oysa insanın değeri, bir günde tamamladığı işlerin toplamına indirgenemez. Yorulmak, yavaşlamak, dinlenmek veya bazı günler beklediğimiz performansı gösterememek insan olmanın olağan parçalarıdır. Weinstein ve Ryan’ın (2011) öz belirleme kuramı üzerinden stresi ele alan derlemesi de kişinin kendi iradesiyle hareket etmesi ve içsel deneyimlerine dikkat edebilmesi gibi etkenlerin stresle baş etme süreçleri açısından önemini tartışır. Bu yaklaşım, kendimize sürekli baskı uygulamak yerine ihtiyaçlarımızı fark etmenin neden değerli olabileceğini anlamamıza yardımcı olur. Kendimize şu soruyu sorabiliriz: Dinlenmeyi gerçekten bir ihtiyaç olarak mı görüyorum, yoksa ancak bütün sorumluluklarımı yerine getirdiğimde hak ettiğim bir şey olarak mı? Bu sorunun yanıtı, gündelik yaşamımızdaki huzursuzluğun kaynaklarından bazılarını fark etmemizi sağlayabilir.
Başkalarının hayatına bakarken kendi hayatımızı yetersiz bulmak. Sosyal medya, hayatlarımızı başkalarının deneyimlerine sürekli açık hale getiriyor. İnsanların başarılarını, seyahatlerini, ilişkilerini, yeni başlangıçlarını ve mutlu anlarını birkaç saniye içinde görebiliyoruz. Ancak çoğu zaman bu görüntülerin arkasındaki koşulları, zorlukları ve görünmeyen ayrıntıları bilmiyoruz. Kendi hayatımızı bütün karmaşıklığıyla yaşarken başkalarının hayatından seçilmiş kesitleri izliyoruz. Sonra farkında olmadan iki farklı şeyi karşılaştırıyoruz: Kendi gerçekliğimizi, başkasının görünür olan kısmıyla. Sosyal karşılaştırma, insanın kendisini ve içinde bulunduğu durumu değerlendirmek için başkalarını referans almasıdır. Leon Festinger’ın (1954) ortaya koyduğu sosyal karşılaştırma kuramı, bu eğilimin psikolojideki temel açıklamalarından biridir. Karşılaştırma her zaman olumsuz değildir. Başkalarının deneyimleri bize ilham verebilir, yeni olasılıkları fark etmemizi sağlayabilir ve gelişmek için motivasyon oluşturabilir. Ancak karşılaştırma, sürekli olarak kendi eksiklerimizi belirlediğimiz bir ölçüye dönüştüğünde, kendimizle ilgili değerlendirmelerimizi zorlaştırabilir. McCarthy ve Morina’nın (2020) sistematik derlemesi ve meta-analizi, sosyal karşılaştırma değerlendirmeleri ile depresyon ve kaygı arasındaki ilişkileri inceleyen araştırmaları bir araya getirmiştir. Bulgular, özellikle klinik örneklemlerde bu değişkenler arasında anlamlı ilişkiler bulunduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, bu tür ilişkiler tek başına sosyal karşılaştırmanın her durumda psikolojik sorunlara neden olduğunu kanıtlamaz. Gündelik yaşamdaki karşılığı ise oldukça tanıdıktır. Bir arkadaşımızın başarısını gördüğümüzde kendi ilerlememizi sorgulayabiliriz. Başkasının ilişkisini izlerken kendi ilişkimizin eksik olduğunu düşünebiliriz. Birinin hayatındaki yeni başlangıç, bizim geride kaldığımız hissini tetikleyebilir. Böyle anlarda çoğu zaman kendimize ne istediğimizi sormak yerine, başkalarının neler başardığına odaklanırız. Kendi koşullarımızı, ihtiyaçlarımızı ve önceliklerimizi değerlendirmeden, başkasının hayatını kendi hayatımız için bir ölçüye dönüştürürüz. Belki de burada kendimize sormamız gereken soru şudur: Gerçekten istediğim bir hayatı mı kurmaya çalışıyorum, yoksa başkalarının hayatlarına bakarak yeterince iyi olup olmadığıma mı karar veriyorum? Çünkü her insanın yaşam koşulları, başlangıç noktası, sorumlulukları ve öncelikleri farklıdır. Aynı hızda ilerlemek zorunda değiliz. Başkasının hayatında gerçekleşen bir gelişme, kendi hayatımızda bir eksiklik bulunduğu anlamına gelmez.
Zihnimiz neden bir türlü susmuyor?
Bazen gün içinde yapılacak işlerimizi tamamlasak bile zihnimiz durmaz. Henüz yaşanmamış konuşmaları düşünür, gelecekte karşılaşabileceğimiz sorunları hesaplar veya geçmişte verdiğimiz kararları tekrar tekrar gözden geçiririz. Bu düşünceler zaman zaman işlevseldir. Plan yapmak, olasılıkları değerlendirmek ve geçmiş deneyimlerden öğrenmek hayatımızı düzenlememize yardımcı olur. Ancak düşünme süreci tekrar eden, çözüme ulaşmayan ve dikkatimizi sürekli gelecekteki ihtimallere çeken bir hâl aldığında yorucu olabilir. Zihin, belirsizliği azaltmak için sürekli bir yanıt arayabilir. Fakat her sorunun hemen yanıtlanamayacağını, her ihtimalin kontrol edilemeyeceğini kabul etmek kolay değildir. Bu nedenle bazı insanlar boş kaldıklarında rahatlamak yerine huzursuz hisseder. Yapacak bir iş bulmak, telefonla ilgilenmek veya yeni bir plan oluşturmak kısa süreliğine bu huzursuzluktan uzaklaşmalarını sağlayabilir. Ancak her sessizlik anını başka bir uğraşla doldurmak, kişinin kendi ihtiyaçlarını ve duygularını fark etmesi için gereken alanı da daraltabilir. Burada amaç zihni tamamen susturmak değildir. İnsan zihninin düşünmesi doğaldır. Asıl mesele, her düşünceyi çözülmesi gereken bir problem olarak görmek zorunda olmadığımızı fark edebilmektir. Bazen bir düşünceyi fark etmek, onun üzerinde uzun süre düşünmekten daha yararlıdır. Bazen de bir sorunun yanıtını hemen bulamamak, o sorunla ilgili yanlış bir şey yaptığımız anlamına gelmez. Kendimize biraz düşünme alanı açmak, her belirsizliği anında ortadan kaldırmaya çalışmamak ve dikkatimizi zaman zaman içinde bulunduğumuz ana yöneltmek, zihinsel yükümüzle kurduğumuz ilişkiyi değiştirebilir.
İyi hissetmek, her zaman mutlu olmak demek değildir
İyi oluşu yalnızca mutlu hissetmekle eş tutmak da bizi zorlayabilir. Çünkü hayatın içinde üzüntü, hayal kırıklığı, kaygı, yorgunluk ve belirsizlik vardır. Bu duyguların her birini ortadan kaldırmaya çalışmak, kişinin kendi deneyimleriyle mücadele etmesine neden olabilir. Bazen kendimizi iyi hissetmediğimiz için ikinci bir sıkıntı yaşarız. Önce huzursuz hisseder, ardından neden böyle hissettiğimizi sorgularız. Hayatımızda şikâyet edecek bir şey olmadığını düşünerek kendimizi suçlayabiliriz. Başkalarının daha büyük sorunları olduğunu hatırlatıp kendi duygularımızı önemsizleştirebiliriz. Oysa bir duygunun anlaşılabilmesi için mutlaka büyük bir olayla açıklanması gerekmez. Hissettiğimiz şeyleri hemen yargılamak yerine onları anlamaya çalışmak, kendimizle daha dengeli bir ilişki kurmamıza yardımcı olabilir. Burada önemli olan, her huzursuzluğu bir hastalık olarak yorumlamamak kadar, uzun süren veya günlük yaşamımızı etkileyen sıkıntıları da görmezden gelmemektir. Sürekli yorgunluk, keyif alamama, yoğun kaygı veya işlevsellikte belirgin azalma yaşandığında profesyonel destek almak gerekebilir. Kendimizi anlamaya çalışmak, yaşadığımız her sorunu tek başımıza çözmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez.
Peki, kendimizle ilişkimizi nasıl yeniden kurabiliriz?
Modern yaşamın temposunu bir anda değiştirmek mümkün olmayabilir. İşlerimiz, ekonomik koşullarımız, ailevi sorumluluklarımız ve geleceğe ilişkin kaygılarımız devam edebilir. Bu nedenle çözüm, bütün sorumluluklarımızdan uzaklaşmak veya hayatımızı kusursuz bir düzene sokmak değildir. Daha gerçekçi bir başlangıç, gündelik yaşamımızda kendimize yönelttiğimiz beklentileri fark etmek olabilir. Öncelikle, kendi başarı ölçütlerimizi gözden geçirebiliriz. Bir günün iyi geçip geçmediğini yalnızca tamamladığımız işlerle mi değerlendiriyoruz? Kendimize ayırdığımız zamanı, kurduğumuz ilişkileri ve ihtiyaçlarımızı fark edebildiğimiz anları da önemsiyor muyuz? İkinci olarak, dinlenmeye bakışımızı değiştirebiliriz. Dinlenmek, üretkenliğin karşısında duran bir davranış değildir. İnsanın fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarının bir parçasıdır. Her molanın verimli bir sonuca dönüşmesi gerekmez. Üçüncü olarak, karşılaştırmalarımızı fark edebiliriz. Başkasının başarısını gördüğümüzde kendimizi otomatik olarak yetersiz hissetmek yerine, bu karşılaştırmanın bize ne söylediğini düşünebiliriz. Bize ilham mı veriyor, yoksa kendi hayatımızı değersizleştirmemize mi neden oluyor? Son olarak, her duyguyu hemen düzeltmeye çalışmayabiliriz. Bazen huzursuzluğumuzun nedenini anlamak zaman alır. Kendimize karşı daha meraklı, daha sabırlı ve daha az yargılayıcı olmak, bu sürecin önemli bir parçasıdır. Bu adımlar bütün sorunları ortadan kaldırmaz. Ancak kişinin kendi yaşamını sürekli bir performans değerlendirmesine dönüştürmeden deneyimleyebilmesi için bir başlangıç sunabilir.
Belki de kendimize yanlış soruyu soruyoruz
Her şey yolundayken bile iyi hissetmediğimizde, çoğu zaman kendimizde bir eksiklik ararız. Daha güçlü, daha başarılı, daha disiplinli veya daha mutlu olmamız gerektiğini düşünürüz. Kendimizi düzeltmeye çalışırken bazen neye ihtiyaç duyduğumuzu dinlemeyi unuturuz. Oysa her huzursuzluk, daha fazlasını yapmamız gerektiğini söylemez. Bazen sınırlarımızı fark etmemiz, bazen dinlenmemiz, bazen de uzun süredir sürdürdüğümüz beklentileri yeniden değerlendirmemiz gerektiğini hatırlatabilir. Belki de kendimize sürekli “Hayatımda ne eksik?” diye sormak yerine, “Kendimden ne bekliyorum ve bu beklentilerle nasıl bir ilişki kuruyorum?” diye sormanın zamanı gelmiştir. Çünkü insanın iyi oluşu yalnızca ulaşacağı noktalarla, tamamlayacağı hedeflerle veya başkalarının gözünde nasıl göründüğüyle açıklanamaz. Kendi seçimleriyle kurduğu bağ, anlamlı ilişkileri, dinlenmeye izin verebilmesi ve yaşadığı deneyimlere alan açabilmesi de önemlidir. Hayatımızın her anında iyi hissetmek zorunda değiliz. Her günü verimli geçirmek, her sorunun yanıtını bulmak veya her hedefe aynı hızla ulaşmak zorunda da değiliz. Bazen ihtiyacımız olan şey hayatımıza yeni bir hedef eklemek değil, zaten içinde bulunduğumuz hayata biraz daha dikkatle bakmaktır. Belki de huzur, bütün eksiklerimizi tamamladığımız gün başlamayacaktır. Belki kendimizi sürekli tamamlanması gereken bir proje olarak görmekten vazgeçtiğimizde, hayatımızla kurduğumuz ilişkinin değişmeye başladığını fark edeceğiz.
Kaynakça
- Festinger, L. (1954). A theory of social comparison processes. Human Relations, 7(2), 117–140. https://doi.org/10.1177/001872675400700202
- McCarthy, P. A., & Morina, N. (2020). Exploring the association of social comparison with depression and anxiety: A systematic review and meta-analysis. Clinical Psychology & Psychotherapy, 27(5), 640–671. https://doi.org/10.1002/cpp.2452
- Ryan, R. M., & Deci, E. L. (2000). Self-determination theory and the facilitation of intrinsic motivation, social development, and well-being. American Psychologist, 55(1), 68–78. https://doi.org/10.1037/0003-066X.55.1.68
- Weinstein, N., & Ryan, R. M. (2011). A self-determination theory approach to understanding stress incursion and responses. Stress and Health, 27(1), 4–17. https://doi.org/10.1002/smi.1368


