Cuma, Ekim 9, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Bulutu sevip yağmuru sevmemek

Sevginin, acının ve kabul etmenin psikolojisi üzerine

Hayatta bazı şeyleri çok seviyoruz. Bize hissettirdiklerini, hayatımıza kattıklarını, yanlarında kendimizi nasıl hissettiğimizi… Peki, sevdiğimiz şeylerin yalnızca bize iyi gelen taraflarını seviyorsak gerçekten onları mı seviyoruz, yoksa bize hissettirdiklerini mi?

Bulutları seviyoruz. Hatta gökyüzündeki hâllerini tanıdık nesnelere benzeterek onlara farklı anlamlar yüklüyoruz. Belki çoğumuz bulutların üzerinde oturmayı hayal ettik. Bize pamuk gibi yumuşacık geldiler. Gökyüzünde oluşturdukları manzarayı izlerken dünyaya kattıkları o farklı görünümde kaybolduk. Ama ne zaman yağmur yağmaya başladı, o zaman hemen ıslanmamak için bir yerlere kaçıştık. Oysa bulutun varlığıyla yağmurun yağması arasında bir bağ olduğunu biliyoruz. Hele de bu kadar kuraklık yaşanırken yağmurun doğa için ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlıyoruz. Peki, insan ilişkilerinde ve kendimizle olan ilişkimizde de bu bağlantıyı hiç düşündünüz mü?

Birini sevdiğimizde onun bize iyi gelen yanlarını daha çok seviyoruz. Bizi anlamasını, yanımızda olmasını, bizi güldürmesini, ihtiyaç duyduğumuzda bize destek vermesini istiyoruz. Onunla mutluyken sevgimizin ne kadar gerçek olduğunu düşünmeden kabul ediyoruz. Ancak anlaşılmadığımızda, beklediğimiz karşılığı alamadığımızda ya da bir anlaşmazlık yaşadığımızda aynı sevgiyi hissetmekte zorlanabiliyoruz. Bazen bir insanın tek bir davranışı, o güne kadar onunla ilgili kurduğumuz bütün düşünceleri sorgulamamıza neden olabiliyor.

Belki de burada kendimize sormamız gereken bir soru var: Bir insanı mı seviyoruz, yoksa onun yanındayken kendimizi nasıl hissettiğimizi mi?

Sevdiğimiz insanı mı, beklentilerimizi mi seviyoruz?

Bağlanma kuramı, yakın ilişkilerimizde kurduğumuz duygusal bağları ve bu bağların güvenlik ihtiyacımızla ilişkisini anlamamıza yardımcı oluyor. John Bowlby’nin öncülüğünü yaptığı bu yaklaşım, erken dönem bakım veren ilişkilerinden yola çıkmış; daha sonra yetişkinlerin romantik ilişkilerini anlamak için de kullanılmıştır. Yakın olduğumuz kişinin ulaşılabilir, ilgili ve destekleyici olması kendimizi güvende hissetmemize katkıda bulunabilir. Ancak ilişkide belirsizlik ya da uzaklık hissettiğimizde bu güven duygusu zaman zaman sarsılabilir (Fraley, 2019).

Örneğin, sevdiğimiz insanın bir gün daha sessiz olduğunu düşünelim. Bu durumu yalnızca onun yorgun olmasıyla açıklayabileceğimiz gibi, artık bizi eskisi kadar sevmediği şeklinde de yorumlayabiliriz. Aynı durum karşısında farklı anlamlar oluşturabiliriz. Bazen karşımızdaki insanın davranışından çok, o davranışa yüklediğimiz anlam bizi incitebilir.

Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) tam da burada düşüncelerimiz, duygularımız ve davranışlarımız arasındaki ilişkiye dikkat çeker. Bir olay karşısında aklımızdan geçen düşünceler, ne hissettiğimizi ve nasıl davrandığımızı etkileyebilir. Bir anlaşmazlığı hemen sevgisizlik olarak yorumladığımızda kırgınlığımız artabilir; kırgınlığımızla birlikte uzaklaşabilir, suçlayabilir ya da karşımızdaki kişiden sürekli güvence bekleyebiliriz. Oysa düşüncemizin ilk aklımıza gelen açıklama olması, onun tek doğru açıklama olduğu anlamına gelmez (NHS, t.y.).

Peki, bunu fark etmek neden önemli?

Çünkü birini sevmek, onun her zaman bizim istediğimiz gibi davranmasını beklemek değildir. Karşımızdaki insanın da yorulabileceğini, bazen kendini ifade etmekte zorlanabileceğini veya bizimle aynı şekilde düşünmeyebileceğini unutabiliyoruz. Farklılıkları anlamaya çalışmak yerine onları değiştirmeye uğraşabiliyoruz.

Belki de gülü sevip dikenine katlanmamak tam olarak böyle bir şeydir. Gülün güzelliğini, kokusunu ve bize hissettirdiklerini seviyoruz ama dikenleri elimize battığında o gülün bütün güzelliğini unutabiliyoruz. Oysa bir gülün dikenleri olması, onun güzel olmadığı anlamına gelmiyor. Belki de dikenleri, doğasının bir parçası olarak onu korumaya da hizmet ediyor.

Bununla birlikte, bir gülü seviyoruz diye dikenlerinin canımızı yakmasına izin vermek zorunda da değiliz. Çünkü kabul etmek, incinmeye razı olmak değildir. Birini bütün yönleriyle tanımaya çalışmakla kendimizi korumak arasında bir seçim yapmak zorunda değiliz. Sevgi, farklılıkları anlayabilmeyi gerektirebilir ama saygısızlığı, kötü muameleyi ya da sınırlarımızın ihlal edilmesini kabullenmemizi gerektirmez.

Mutluluğu sevip acıyı sevmemek

Peki, mutluluğu sevip acıyı sevmemek de bunun başka bir biçimi olabilir mi?

Mutlu olduğumuz zamanları hayatımızın en güzel anları olarak görüyoruz. Gülmek, huzurlu olmak, sevdiklerimizle vakit geçirmek ve geleceğe umutla bakmak istiyoruz. Acı çektiğimizde ise çoğu zaman bir an önce o duygudan kurtulmaya çalışıyoruz. Üzülmeyi kendimize yakıştıramıyor, kaygılandığımızda neden böyle hissettiğimizi sorguluyor, bazen de olumsuz duygularımızı yaşadığımız için kendimize kızıyoruz.

Sanki insan olmak yalnızca mutlu olmayı başarabilmekmiş gibi…

Oysa insan olmak, her zaman iyi hissetmek anlamına gelmiyor. Bazen bir şeyleri çok istememize rağmen elde edememek, bazen sevdiğimiz bir insanla anlaşamamak, bazen de hiçbir şey yolunda gitmiyormuş gibi hissetmek hayatın bir parçası olabiliyor. Her duygunun bize iyi gelmesi gerekmiyor. Bazı duygular yalnızca yaşanmak, anlaşılmak ve zamanla içimizdeki yerini bulmak istiyor.

Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT), insanın zorlayıcı duygu ve düşüncelerle mücadelesini anlamak için önemli bir bakış açısı sunuyor. Bu yaklaşıma göre psikolojik esneklik, yalnızca iyi hissettiğimiz zamanlarda değil, zor duygularla karşılaştığımızda da içinde bulunduğumuz anla temas kurabilmek ve değerlerimiz doğrultusunda hareket edebilmekle ilişkili. Bazen kaygıyı, üzüntüyü ya da korkuyu tamamen ortadan kaldırmaya çalışmak, yaşamımızı bu duygulardan kaçınmak üzerine kurmamıza neden olabilir (Association for Contextual Behavioral Science, t.y.).

Örneğin, üzülmekten korktuğumuz için önemli bir konuşmayı sürekli ertelediğimizi düşünelim. O konuşmayı yapmadığımızda kısa süreliğine rahatlayabiliriz. Ancak konuşulmamış mesele zihnimizde kalmaya devam edebilir ve zamanla ilişkimiz üzerinde daha büyük bir yük oluşturabilir. Böylece acıdan kaçınmak için yaptığımız şey, bizi aslında önem verdiğimiz bir ilişkiden uzaklaştırabilir.

Belki de acıdan kaçmaya çalışırken kendimize daha fazla acı veriyoruz. Üzüldüğümüz için üzülüyor, kaygılandığımız için kendimizi yargılıyor, güçlü olmamız gerektiğini düşündüğümüz için yaşadığımız duyguları bastırıyoruz. Böylece ilk duygumuzun yanına bir de kendimize yönelttiğimiz eleştirileri ekliyoruz.

Hâlbuki üzülmek, güçsüz olduğumuzun; korkmak, başaramayacağımızın; hata yapmak ise değersiz olduğumuzun bir göstergesi değil.

Burada önemli olan, acıyı sevmeyi öğrenmek ya da her duyguyu olduğu gibi yaşamaya mecbur hissetmek değil. Yaşadığımız duygunun varlığını fark ederken onun bütün hayatımızı yönetmesine izin vermemeyi öğrenmek. Bir duygu hissediyor olmamız, o duygunun söylediği her şeyin doğru olduğu anlamına gelmiyor. Kaygılıyken her şeyin kötüye gideceğini düşünebiliriz; üzgünken hiçbir şeyin düzelmeyeceğine inanabiliriz. Ancak hislerimiz gerçek olsa da onların eşlik ettiği düşünceler her zaman gerçeğin tamamını yansıtmayabilir.

Peki, neden kendimize bu kadar az alan tanıyoruz?

Belki de büyürken öğrendiğimiz bazı düşünceler bizimle birlikte yaşamaya devam ediyor. Güçlü olmanın hiç ağlamamak, başarılı olmanın hiç hata yapmamak, sevilmenin ise her zaman doğru davranmak olduğunu düşünebiliyoruz. Zamanla yalnızca çevremizden değil, kendimizden de belirli beklentiler geliştirmeye başlıyoruz. Bu beklentileri karşılayamadığımızda kendimizi olduğumuz hâlimizle kabul etmekte zorlanıyoruz.

Kristin Neff’in öz-şefkat yaklaşımı, zorlandığımız anlarda kendimize nasıl davrandığımızı yeniden düşünmemizi sağlıyor. Neff’e göre öz-şefkat; kendimize nezaket göstermek, yaşadığımız güçlüklerin insan olmanın ortak deneyiminin bir parçası olduğunu hatırlamak ve acı veren duygu ve düşüncelerimizi abartmadan ya da bastırmadan fark edebilmek gibi üç temel bileşen içeriyor (Neff, 2003).

Bir hata yaptığımızı düşünelim. Kendimize “Bunu da beceremedim, zaten hiçbir şeyi doğru yapamıyorum.” demekle “Burada zorlandım, bu benim için kolay olmadı ama bundan bir şey öğrenebilirim.” demek aynı şey değil. İlkinde tek bir deneyimden hareketle kendimiz hakkında genel bir yargıya varıyoruz. İkincisinde ise yaşadığımız güçlüğü inkâr etmeden kendimize gelişme alanı bırakıyoruz.

Kendimize şefkat göstermek, bütün davranışlarımızı doğru bulmak ya da değişmekten vazgeçmek değildir. Hatalarımızı fark ettiğimizde kendimizi bütünüyle reddetmemek, sorumluluk alırken kendimize karşı acımasız olmamaktır.

Belki de başkalarına gösterebildiğimiz anlayışın birazını kendimize de göstermeye ihtiyacımız vardır. Sevdiğimiz bir arkadaşımız başarısız olduğunda ona yeniden deneyebileceğini söylerken aynı durumda kendimize neden bu kadar sert davranıyoruz? Başkalarının zor zamanlar geçirebileceğini kabul ederken kendi zor zamanlarımızı neden bir eksiklik gibi görüyoruz?

Mutlu olmak istiyoruz ama mutsuz olduğumuzda kendimize anlayış göstermeyi unutabiliyoruz. Başkaları tarafından kabul edilmek istiyoruz ama bazen kendimizi yalnızca başarılı, güçlü ve hatasız olduğumuzda kabul ediyoruz.

Belki de kendimize yöneltmemiz gereken soru şu: Başkalarının zorlanmasına tanıdığımız alanı kendimize de tanıyabiliyor muyuz?

Yağmur yağdığında gökyüzünden vazgeçmemek

Belki de mutluluğu daha anlamlı kılan şey, hayatımızda hiç acının olmaması değil; acı yaşadığımızda kendimizi yalnız bırakmamayı öğrenmemizdir. Her yağmurun ardından hemen güneş açmayabilir. Bazı bulutlar uzun süre gökyüzünde kalabilir. Ancak yağmur yağıyor diye gökyüzünün güzelliğini bütünüyle kaybettiğini söyleyebilir miyiz?

Bence burada önemli olan, yağmuru sevmek zorunda olduğumuzu düşünmek değil. Yağmur yağdığında da hayatın devam ettiğini, duygularımızın değişebildiğini ve zor deneyimlerin bize kendimizi tanımak için bir alan açabileceğini hatırlamak. Çünkü acıyı kabul etmek, onu arzulamak ya da içinde kalmaya mecbur olmak değildir. Bazen yalnızca yaşadığımız şeyi inkâr etmeden, kendimize daha fazla yük bindirmeden o anın içinden geçmeye çalışmaktır.

İnsan ilişkilerinde de benzer bir anlayışa ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Birini sevmek, onun bütün davranışlarını onaylamak değildir. Bir anlaşmazlık yaşadığımızda sevgimizin hemen yok olduğunu düşünmeden konuşabilmek, farklılıkları anlamaya çalışmak ve gerektiğinde sınırlarımızı koruyabilmek de sevginin bir parçası olabilir. Çünkü gerçek yakınlık, yalnızca her şey yolundayken yan yana durabilmek değil; zorlandığımızda da birbirimizi insan olarak görebilmektir.

Tabii ki her ilişkiyi sürdürmek, her acıya katlanmak ya da her farklılığı kabullenmek zorunda değiliz. Bazen uzaklaşmak, sınır koymak ve kendimiz için başka bir yol seçmek gerekir. Ancak bir şeyin zor olmasıyla bize zarar vermesi arasındaki farkı görebilmek önemlidir. Her zorluğu tehlike, her anlaşmazlığı sevgisizlik, her üzüntüyü de yanlış bir yolda olduğumuzun işareti olarak yorumlamak zorunda değiliz.

Çünkü insanın bildiği bir şeyi hayatına geçirmesi her zaman kolay olmuyor. Bazen ne yapmamız gerektiğini biliyor ama tam da o anda bildiklerimizi uygulamakta zorlanıyoruz. Belki de değişim, her şeyi bir anda başarabilmekten değil, kendimize ve başkalarına karşı tutumumuzu küçük adımlarla dönüştürmekten geçiyor.

Ben de öz-şefkat üzerine düşünürken kendi deneyimlerimi bu bakış açısıyla yeniden değerlendirme fırsatı buldum. Tez sürecim benim için kolay değildi. Bir hedefe ulaşmaya çalışırken yalnızca sonuca odaklanmanın, o sonuca ulaşana kadar yaşadığımız güçlükleri görmemize engel olabileceğini fark ettim. Çünkü bazen bir başarının değerini yalnızca ulaştığımız sonuçta arıyoruz. Oysa o sonuca ulaşırken gösterdiğimiz çaba, karşılaştığımız zorluklar ve bütün bunlara rağmen devam edebilmemiz de en az sonuç kadar anlamlı.

Tabii ki de yazımı öz-şefkatle bağdaştıracaktım. Bu konuda tez yazmak pek kolay olmadı ama tezi bitirinceki başarımın yanında tezimi yazarken ki zorluklarımı da yabana atmıyorum.

Belki de kendimize şefkat göstermek, tam olarak burada başlıyor: Yalnızca başardığımızda kendimizle gurur duymak değil, zorlandığımız zamanlarda da gösterdiğimiz çabayı görebilmek. Her şeyi kusursuz yapamadığımızda kendimizi değersiz hissetmemek, yorulduğumuzda kendimize dinlenme alanı tanımak ve yolumuz uzadığında kendi hızımızı da kabul edebilmek…

Sonuçta bulutları seviyorsak yağmurun da var olabileceğini kabul etmemiz, birini seviyorsak onun da kusurları olabileceğini görebilmemiz, mutluluğu istiyorsak hayatın her zaman yalnızca mutluluktan ibaret olmayacağını hatırlamamız gerekiyor.

Benim için asıl mesele, yağmuru sevmeyi öğrenmekten çok yağmur yağdığında gökyüzünden vazgeçmemeyi öğrenmek. Bir insanın zor bir anında onun bütün varlığını o anla tanımlamamak, kendimizi kötü hissettiğimizde bütün hayatımızı o duygudan ibaret görmemek…

Belki de yaşamak, her şeyin istediğimiz gibi olmasını sağlamak değil; istediğimiz gibi olmadığında da kendimize, başkalarına ve hayata daha anlayışlı bir yerden bakabilmeyi öğrenmektir. Tıpkı güneş açtığında sevdiğimiz gökyüzünden yağmur yağdığında da vazgeçmemek gibi, kendimizi severken de yalnızca iyi hissettiğimiz ve başarılı olduğumuz hâlimizi değil, zorlandığımız hâlimizi de anlayışla karşılayabilmek. Belki de kendimize gösterebileceğimiz en güzel şefkat, güneş açtığında sevdiğimiz gökyüzünden yağmur yağdığında da vazgeçmemektir.

Kaynakça

  • Association for Contextual Behavioral Science. (t.y.). Acceptance and Commitment Therapy (ACT). [https://contextualscience.org/act](https://contextualscience.org/act)
  • Fraley, R. C. (2019). Attachment in adulthood: Recent developments, emerging debates, and future directions. Annual Review of Psychology, 70, 401–422. [https://doi.org/10.1146/annurev-psych-010418-102813](https://doi.org/10.1146/annurev-psych-010418-102813)
  • Neff, K. D. (2003). Self-compassion: An alternative conceptualization of a healthy attitude toward oneself. Self and Identity, 2(2), 85–101. [https://doi.org/10.1080/15298860390129863](https://doi.org/10.1080/15298860390129863) NHS. (t.y.). Cognitive behavioural therapy (CBT). [https://www.nhs.uk/mental-health/talking-therapies-medicine-treatments/talking-therapies-and-counselling/cognitive-behavioural-therapy-cbt/overview/](https://www.nhs.uk/mental-health/talking-therapies-medicine-treatments/talking-therapies-and-counselling/cognitive-behavioural-therapy-cbt/overview/)
Ezginur Kalaycı
Ezginur Kalaycı
Ezginur Kalaycı, psikolojik danışman, çocuk gelişimci ve yazar olarak psikolojik danışmanlık ve akademik çalışmalar alanında geniş bir deneyime sahiptir. Çocuk gelişimi ön lisans ve psikolojik danışmanlık lisans eğitimini tamamlayan Kalaycı, şu anda psikolojik danışmanlık alanında yüksek lisans eğitimine devam etmektedir. Oyun terapisi, masal terapisi, aile danışmanlığı ve sanat terapisi alanlarında çeşitli eğitimler alan Kalaycı, birçok gönüllülük projesinde aktif olarak yer almaktadır. Psikolojiyi herkesin kendi ruh sağlığını keşfedip güçlendirebilmesi için daha ulaşılabilir kılmayı hedefleyen yazar, bu doğrultuda insanlara rehberlik edecek psikolojik farkındalık içerikleri üretmeye devam etmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar