Güne erken başlamak, soğuk duş almak, filtrelenmiş sular içmek, şükür günlükleri tutmak ve nefes egzersizleriyle zihni berraklaştırmak… Son zamanlarda “iyi olmak”, yalnızca sağlıklı kalmaktan çıkıp sürdürülebilir, disiplinli ve neredeyse profesyonel bir mesaiye dönüşmüş durumdadır.
İyilik hali endüstrisi, bireye sürekli olarak daha huzurlu ve daha farkında bir versiyona ulaşabileceğini vaat etmektedir. Ancak bu sonsuz gelişim arayışı bireylerde yorgunluğa dönüşmüş durumdadır.
İyilik hali kavramı temelde bireyin fiziksel, zihinsel ve duygusal dengesini gözetmesini amaçlar. Fakat sosyal medyanın etkisiyle bu kavram, “mükemmel iyilik hali” adı verilen katı bir yaşam tarzı normuna dönüşmektedir. Her an pozitif hissetme zorunluluğu, olumsuz duyguları hemen bastırılması veya “şifalandırılması” gereken bir hata olarak görme eğilimini beraberinde getirmektedir. Bu durum “toksik pozitiflik” olarak adlandırılmakta ve insanın doğal duygu spektrumunu reddeden tehlikeli bir anlayışı beslemektedir. Dijital platformlarda sergilenen pürüzsüz benlikler, bireye kendi kafa karışıklıklarının, kaygılarının veya başarısızlıklarının gizlenmesi gereken birer “kusur” olduğu mesajını verir. İnsanlar, algoritmanın ve takipçi kitlesinin onayını almak adına sürekli mutlu, dengeli ve çözüme ulaşmış bir imaj çizmeye zorlanır.
Sürekli en iyi versiyonuna ulaşma çabası, zihinde gizli bir performans baskısı yaratır. Birey; meditasyon yapamadığı bir sabah kendisini yetersiz, kaygılı hissettiği bir gün ise “yeterince çabalamamış” hisseder. İyileşme süreci, sonu gelmeyen bir yapılacaklar listesine dönüştüğünde “iyileşme yorgunluğu” kaçınılmaz olur. Kendi hislerine karşı aşırı denetleyici bir tutum geliştiren insan, anı yaşamak yerine kendi zihninin izleyicisi ve yargıcı haline gelir. Bu durum, öz-şefkat geliştirmek amacıyla çıkılan yolda, kişinin kendisine duyduğu acımasız eleştiriyi artırmasıyla sonuçlanır.
Mükemmel iyilik hali illüzyonunun bir diğer tehlikeli boyutu da kolektif sorunları bireyselleştirmesidir. Toplumsal, ekonomik veya sistemsel aksaklıklardan kaynaklanan stres ve kaygılar; yalnızca “doğru nefes alarak” veya “bakış açısını değiştirerek” çözülebilecek kişisel yetersizlikler gibi sunulur. Oysa insan zihni her an dengede kalan bir terazi değildir. Yas, öfke, belirsizlik ve tükenmişlik; hayatın kaçınılmaz ve sağlıklı parçalarıdır.
Zihinsel dayanıklılık, sürekli huzur ve mutluluk halinde kalmakta değil; olumsuz duyguların ve karmaşanın varlığına izin verebilmekte saklıdır. Kendini iyileştirme arayışı bir mükemmellik yarışına dönüştüğünde kısıtlayıcı olur. İhtiyacımız olan şey daha fazla ritüel veya kişisel gelişim kuralı değil; kusurlu olmayı, bazen iyi hissetmemeyi ve hayatın ritmindeki aksaklıkları kabul edebilme cesaretidir. İyileşmek, kendimizi aralıksız tamir etmek gereken bir proje değildir. İnsani sınırlarımızla barışma sürecidir.
Zihinsel esneklik, kendimizi sosyal medyanın onay mekanizmalarına veya kusursuzluk normlarına kanıtlamak zorunda hissetmediğimiz an başlar. Dijital vitrinlerin yarattığı algı, içsel huzurun ancak dışarıya sergilenebildiği sürece değerli olduğu gibi yanlış bir inanç yaratmaktadır. Oysa öz bakım filtrelere, beğenilere ya da başkalarının takdirine ihtiyaç duymaz. Kendimize verebileceğimiz en büyük şefkat, mükemmel görünme çabasını bir kenara bırakıp zihnimizin tüm dalgalanmalarına, kırılganlıklarına ve dağınıklığına alan açabilmektir. Ancak bu kabul gerçekleştiğinde iyileşme bir zorunluluk olmaktan çıkar ve insanın kendi özgün hakikatine ulaştığı doğal bir dönüşüm yolculuğuna dönüşür.


