Birkaç gün önce bir kafede arkadaşımla oturuyordum. Arkadaşımla çok samimi sayılmazdık ama benim gözümde başarılı ve cesur bir adamdı. Yemek sipariş ettik ve havadan sudan konuşmaya başladık. Konuşmanın ortasında bana tek başına bir şeyler yapma düşüncesinin onu korkuttuğunu söyledi. “Büyük ihtimalle tek başıma bu kafede oturamazdım.” dedi. Karşımda o kadar kendinden emin oturuyordu ki bu gücü ona karşısında oturuyor olmamın sağladığına inanamadım.
Ona bir yerde tek başına oturmanın bir insan hakkında ne söylediğini soramadım ama bana o kadar çocukluğumu hatırlattı ki söylediği, eskiden yalnız bir şeyler yapmanın bana nasıl hissettirdiğini hatırlamaya çalıştım.
Sanırım benim için hâlihazırda yalnız olduğumu bilmekle somut bir temsiline sahip olmak arasında bir fark vardı. Küçükken odamda sonsuza kadar tek başıma kalabilirdim ama okulun yemekhanesinde tek başıma yemek yiyemezdim. Bu bende bir problem olduğunu gösterirdi. Nasıl gözükeceğim çok önemliydi.
İnsanların benim hakkımda içlerinden ne düşünüyor olabildiğini tahmin ederdim. İnsanlar yalnız kalmaktan hoşlanan biri olmadığımı anında anlayacaktı, terk edildiğimi sezecekti.
Sanki orada oturduğum süre boyunca kimse çatal bıçağına dokunmazdı. Yalnızca beni seyrederlerdi. Zaman geçtikçe etrafımdaki herkes bulanıklaşıp birbirine karışır, başka suretlere sahip olur, bir sarmal hâlinde beni takip ederdi. Bense kendi etrafımda bile bir tam tur dönememiş, kaçabileceğine kendi bile inanmayan bir ceylan misali dikilirdim.
Etrafımda insan olan her an sahnedeydim sanki. Kalabalığın arasında olmak o kadar korkutucuydu ki ışıklar altında olduğumu zannederdim. İzleyicileri fark ettiğimi de belli etmemem gerekirdi. Sanki bir tiyatro oyuncusuymuşum gibi uzaklarda bir nokta belirleyip oraya odaklanırdım. Böylece hem profesyonelliğime inanma olasılıkları artardı hem de oyunuma devam edebilirdim. Benim endişemin onların seyir zevkini azaltacağına hiçbir zaman inanmadım. Benimle empati kurmazlardı.
İzleniyor olma fikrinin çeşitli zorluklarına rağmen tamamen görünmez olma fikrinden de hoşlanmazdım. Kimsenin beni fark etmemesi de canımı sıkardı. Çabasız etkilemek istiyordum insanları. Tanımadığım herkesten koşulsuz kabul göremeyeceğimi fark ettikçe içimde bir anksiyete baş gösterirdi. Tüm gözleri üzerimde taşıyabilecek kadar cesur değildim, yine de karşımdaki sandalye hep boş kalırdı. Bütün lokmalar boğazıma dizilirdi.
Acaba karşımdaki adam da mı böyle bir histen bahsediyor diye düşündüm. Herkes her an sizi izliyorsa, elbette her hâlinizi göstermek istemezsiniz.
Bir gösteride olmadığımı fark etmem birkaç yılımı aldı. Herkesin beni izlemediğini fark ettikçe önemsiz olduğuma inanmaya başladım. Zannettiğim kadar huzurlu hissettirmedi. Artık endişeli değil, mutsuzdum. Mutsuzluğumun son bulması da ancak varsayımların kaynağını keşfetmemle beraber gerçekleşti. Benim kendi başıma oturup yemek yememle ilgili hiçbir düşüncem yoktu. Kendime dair oluşturduğum her fikir, dışarıdaki insanların bana dair sahip olduğu düşüncelerin bir tahminiydi. Kim olduğumu bilmiyordum. Bu yüzden kendim olmak dışında herkes olup dışarıdan kendimi izlemeyi seçiyordum. Bunu fark edebilmek için endişe içinde çok fazla lokmayı çiğnemem gerekti. Bütün yüzlerin arasında kendiminkine rastlasam tanıyamayacak hâlde yaşadım yıllarca.
O gün, karşımda oturan adamın söylediğine bir cevap vermedim. Benzer bir hissiyatı daha önce deneyimlediğimi ona itiraf etmek çok zor geldi. Biraz ilerideki ışıklandırmayı izleyerek yemeğimi yemeye devam ettim.


