Bana Ait
İnsan hayatı boyunca kaç kez kalbin bir yere “Ben buraya aitim” demek ister? Bir evin kapısını açarken, hiç bilmediği bir şehrin sokağında yürürken, bir insanın yanında sessizce otururken… Bazen de yıllardır duymadığı bir kokuyu aniden duyduğunda. Çünkü bazı kokular yalnızca kokmaz; bir kapı açar. Yağmurdan sonra ıslanan toprağın kokusu, çocukluğumuzun bahçesini hiç beklemediğimiz bir anda geri getirebilir. Eski kitapların kuru kokusu, yıllar önce oturduğumuz bir odanın sessizliğini hatırlatabilir. Birinin kullandığı sabun, artık hayatımızda olmayan bir insanı bütün yüzüyle karşımıza çıkarabilir. Fırından yeni çıkmış ekmeğin kokusu, daha kim olduğunu bile bilmediğimiz eski bir sabahı içimizde uyandırabilir. Garip olan şu: Hafızamız bazen isimleri unutur, tarihleri unutur, yüzleri bulanıklaştırır. Ama bir kokuya gelince, yıllar bir anda ortadan kalkar. Belki aidiyet de biraz böyledir. Bir şeyin sana ait olduğunu söylemekten çok, onun sende bıraktığı izi tanımaktır.
Çünkü biz çoğu zaman ait olmayı sahip olmakla karıştırıyoruz. Bir ev bizim olabilir ama içinde kendimizi misafir gibi hissedebiliriz. Bir şehirde yıllarca yaşayabiliriz ama sokakları bize hiçbir şey söylemeyebilir. Buna karşılık, hayatımızda yalnızca birkaç gün bulunan bir şehir, içimizde yıllarca sürecek bir tanışıklık bırakabilir. Bazı şehirler vardır; daha ilk gününde, nedenini açıklayamadığın bir yakınlık hissedersin. Bir sokağın dönüşü tanıdık gelir. Bir apartmanın balkonunda asılı çamaşırlara bakarken tuhaf bir huzur duyarsın. Akşam güneşi eski binaların duvarlarına vururken, içinden sessiz bir cümle geçer: “Ben burada yaşayabilirim.” O şehir dünyanın en güzel şehri olmayabilir. Denizi daha mavi olan, binaları daha görkemli, sokakları daha düzenli şehirler vardır. Ama insan her zaman güzelliğe bağlanmaz. Bazen bir şehrin kusurları bile bize tanıdık gelir. Çünkü bazı şehirler bize yalnızca yaşanacak bir yer göstermez; başka türlü yaşayabileceğimiz bir hayat gösterir. Orada sabah hangi sokaktan geçeceğimizi düşünürüz. Hangi fırından ekmek alacağımızı, hangi ağacın altında kitap okuyacağımızı, yağmurlu bir akşam hangi sokağa sığınacağımızı hayal ederiz. Belki de bir şehre ait hissetmek, o şehrin seni tanımasından önce senin orada kim olabileceğini hissetmektir. Bazı şehirler insanı ağırlamaz; insanın içinde bir oda açar.
Sonra bir insan çıkar karşımıza. Ve aidiyet, bu kez bir şehrin sokağından kalkıp bir çift gözün içine yerleşir. Yanında kendimizi açıklamak zorunda olmadığımız biri vardır. Susabiliriz, yorulabiliriz, dağılabiliriz. Günün sonunda iyi görünmek zorunda kalmayız. Çünkü bazı insanların yanında insan, kendisinin en düzgün hâlini değil, en gerçek hâlini yaşayabilir. Saçımız dağınık olabilir, sesimiz yorgun çıkabilir, hayatımız yolunda gitmeyebilir. Yine de o insanın yanında kendimizi eksik hissetmeyiz. Belki gerçek yakınlık, birinin bütün hikâyeni bilmesi değildir; onun yanında hikâyeni anlatmak zorunda hissetmemendir. Ve belki sevginin en güzel cümlesi “Benim ol” değil, “Ben buradayım”dır. Çünkü ait olmak, birini kendine bağlamak değildir. Bir insanın hayatındaki bütün kapıların anahtarını elinde tutmak hiç değildir. Sevdiğin kişinin senden bağımsız bir dünyası olduğunu kabul edebilmektir. Kendi sessizliğinin, kendi arkadaşlarının, kendi yollarının, senden habersiz büyüyen hayallerinin olmasına izin verebilmektir. Çünkü sevgi, birinin hayatını sahiplenmek değil; o hayatın içinde, ona zarar vermeden yer bulabilmektir. Bir kuşu avucunun içinde sıkarak yanında tutamazsın. Biraz daha sıkarsan, korumak istediğin şeyin nefesini kesersin. İnsan ilişkileri de bazen böyledir. Bazı şeyler tutuldukça uzaklaşır. Bazı şeyler ancak özgür bırakıldığında sana yaklaşır.
Bunu bana kediler öğretti. Bir kediye “Gel” dersin, gelmez. Biraz daha çağırırsın, senden uzaklaşır. Sonra vazgeçersin. Tam arkanı döndüğünde ayağının dibinde bulursun onu. Bir sabah kapının önünde oturur. İçeri girer. Evin bir köşesinde kendine yer bulur. Sonra hiçbir açıklama yapmadan gider. Günler geçer, belki haftalar. Tam unuttuğunu sandığın bir akşam yeniden çıkar gelir. Ve sen o zaman anlarsın: Bazı canlılar sana ait değildir ama hayatının parçasıdır. Belki aidiyetin en saf hâli budur; birini sahiplenmeden sevebilmek, kalmasını istemene rağmen kalması için onu zorlamamak, gittiğinde sevgini geri almamak. Çünkü bazı canlılar hayatımıza yerleşmek için değil, bize bir süre eşlik etmek için gelir. Bir kedinin sana ait olmaması, onun sende bıraktığı izin daha az gerçek olduğu anlamına gelmez. Pencerenin önünde bıraktığı birkaç tüy, kapının eşiğinde beklediği bir akşam, gece sessizliğinde duyduğun hafif miyavlama… Bazen bir hayatın içinden geçen şeyin değeri, ne kadar uzun kaldığıyla ölçülmez. Belki de bazı karşılaşmaların anlamı, sonsuza kadar sürmelerinde değil; bize kendimiz hakkında bir şey öğretip gitmelerindedir.
Belki insanlara, şehirlere, evlere ve hayvanlara böyle bakmayı öğrenebilsek hayat biraz daha hafiflerdi. Çünkü çoğu zaman kaybettiğimiz şeyin kendisinden çok, onun bize ait olması gerektiği düşüncesi acıtır bizi. Bir insan gider. “Nasıl olur da benim hayatımdan çıkar?” diye sorarız. Bir şehirden ayrılırız. Son kez baktığımız sokaklarda, sanki kendimizin bir parçasını orada bırakmışız gibi hissederiz. Bir ev boşalır. Duvarlarda tabloların bıraktığı soluk izlere, mutfakta unutulmuş bir bardağa, pencerenin kenarında güneşten sararmış perdeye bakarız. Oysa belki hiçbir şey tamamen kaybolmaz. Sadece biçim değiştirir. Bazı insanlar bizde bir cümle olarak kalır. Bazı şehirler, yağmurdan sonraki taş kokusu olarak. Bazı evler, gece mutfaktan gelen kızarmış ekmek kokusu olarak. Bazı yazlar, açık pencereden içeri giren yasemin kokusunda. Bazı insanlar, yıllar sonra bir parfümün içinden yeniden çıkar. Ve bazı kediler, kapının önünde gördüğümüz bir gölgede yeniden hatırlanır. İnsan her şeyi yanında taşımaz. Bazı şeyleri içinde taşır. Belki de kaybetmek dediğimiz şey, bazen bir şeyin hayatımızdan çıkması değil; onun biçim değiştirerek içimizde kalmasıdır.
Belki de bütün mesele, sonunda nereye ait olduğumuzu bulmak değildir. Nerede kendimiz olabildiğimizi fark etmektir. Çünkü insan kendisine yabancıysa, dünyanın hiçbir yerine tam olarak yerleşemez. Ev değiştirir, şehir değiştirir, insan değiştirir, hayatını baştan kurar ama içindeki yabancılığı da yanında götürür. Başka bir şehirde aynı yalnızlıkla uyanır. Başka bir insanın yanında aynı korkuyu taşır. Başka bir evin penceresinden dışarı bakarken bile kendi içindeki o kapalı odaya ulaşamaz. İnsan kendinden kaçtıkça, nereye giderse gitsin yine kendisine rastlar. Bu yüzden bir gün durmak gerekir. Kendi sesini, başkalarının sesinden ayırmak; kendi korkularını dinlemek; geçmişine bakarken yalnızca kendini suçlamamak; kendinde sevmediğin tarafların karşısına geçip onlara düşman gibi değil, uzun zamandır yorulmuş bir dost gibi bakmak gerekir. Çünkü belki de insanın dünyadaki en uzun yolculuğu, başka bir yere gitmek değil, kendisine geri dönmektir.
Ve sonra bir gün, hiç beklemediğin bir anda olur. Bir şehrin sokağında yürürken, akşam güneşi bir binanın duvarına vururken, yıllardır duymadığın bir kokuyu yeniden içine çekerken, birinin omzuna başını koyduğunda ya da kapının önünde uyuyan bir kedinin üzerine soğuk gece için ince bir örtü örterken kalbinin içinden sessiz bir cümle geçer: “Ben burada iyiyim.” O an anlarsın. Ait olmak bir yere zincirlenmek değilmiş. Birinin hayatında kaybolmak değilmiş. Bir evi, bir şehri, bir insanı ya da bir canlıyı “benim” diye işaretlemek hiç değilmiş. Ait olmak, kendinden vazgeçmeden bir başkasına yer açabilmekmiş. Bir insanın yanında küçülmeden durabilmekmiş. Bir şehirde kendini kaybetmeden kök salabilmekmiş. Bir evin duvarlarını değil, içindeki huzuru yuva yapabilmekmiş. Ve bir canlıyı, sana ait olmadığını bilerek sevebilmekmiş.
Belki hepimizin aradığı şey de budur. Bizi düşerken tutacak bir elden çok, düştüğümüzde de kendimiz kalabileceğimiz bir yer. Bizi değiştirecek bir insandan çok, değişirken yanımızda yürüyebilecek biri. Dünyanın en güzel şehrinden çok, sokaklarında yürürken içimizin yavaşladığı bir şehir. Ve belki de bize ait olmayan ama her gelişinde yüzümüzü güldüren bir canlı. Çünkü hayatın sonunda geriye ne kadar şeye sahip olduğumuz kalmayacak. Kaç evimiz olduğu değil. Kaç şehir gördüğümüz değil. Kaç insanı hayatımızda tutabildiğimiz hiç değil. Belki geriye yalnızca şu sorular kalacak: Nerelerde kendimiz olabildik? Kimin yanında içimizdeki kapıları korkmadan açabildik? Hangi sokaklarda adımlarımız hafifledi? Hangi evlerde geceyi düşünmeden uyuduk? Hangi kokular bizi yıllar öncesine götürdü? Hangi insanların yanında susmak bile bir konuşmaya dönüştü? Ve hangi canlılar, hayatımızdan sessizce geçip kalbimizde kendilerine bir yer bıraktı?
Belki insanın gerçek zenginliği budur. Sahip olduklarının çokluğu değil, içinde taşıdığı izlerin derinliği. Çünkü bazı insanlar hayatımıza yıllarca kalmak için değil, bize kendimizi hatırlatmak için girer. Bazı şehirler bize yuva olmak için değil, başka türlü yaşayabileceğimizi göstermek için dokunur. Bazı evler yalnızca içinde yaşadığımız yapılar değildir; duvarlarına sesimizi, gecelerine uykusuzluklarımızı, mutfaklarına kahkahalarımızı bırakırız. Bazı kokular ise hiçbir yere götürmez bizi; tam tersine, bizi yıllar önce bıraktığımız bir hâlimize geri götürür. Belki bu yüzden insanın hayatında “bana ait” diyebileceği şeylerin sayısı değil, onların içinde kendisinden ne kadar iz taşıdığı önemlidir.
Ve belki bir gün, bütün kalabalıklar sustuğunda, insan kendisine dönüp şöyle diyecek: “Ben sonunda bir yere değil, kendime aitim. Bu yüzden hiçbir şehri kendime hapsetmeden sevebiliyorum. Hiçbir insanı kendimin sanmadan yanında kalabiliyorum. Hiçbir evi sonsuza kadar benim olacakmış gibi görmeden içinde güzel anılar biriktirebiliyorum. Ve hiçbir kedinin bana ait olmadığını bilerek, kapımın önüne her gelişinde ona biraz daha yer açabiliyorum. Çünkü kendime ait olduğumda, dünyadaki hiçbir şeyi sahiplenmek zorunda kalmadan sevebiliyorum.”
Belki aidiyet tam da burada başlıyor. Bir yere “Benim” dediğimiz yerde değil; bir yere, bir insana, bir kokuya, bir şehre, bir canlıya bakıp “Ben burada kendimim” diyebildiğimiz yerde.
Çünkü belki insanın aradığı şey, sonunda kendisine ait bir dünya değildir.
Kendisinin içinde kaybolmadan dünyaya yer açabileceği bir kalptir.

