Cumartesi, Eylül 19, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Kötü Hissetmeye Neden Bu Kadar Tahammülsüzüz?

İYİ HİSSETME ZORUNLULUĞU

Pozitif psikolojiden, pozitiflik baskısına: Kötü hissetmeye neden bu kadar tahammülsüzüz? “Olumlu düşün.” “Her şeyin bir nedeni vardır.” “Enerjini düşürme.” “Bardağın dolu tarafına bak.” “Şükret.”

Günlük hayatımızda bu cümlelere ne kadar sık rastladığımızı fark ediyor muyuz?

Üstelik çoğu zaman bu cümleler kötü niyetle söylenmiyor. Aksine, bir yakınımızı rahatlatmak, zor bir dönemden geçen birine umut vermek ya da kendimizi daha iyi hissetmek için kullanıyoruz. Peki ya iyi hissetmeye çalışmak, zamanla iyi hissetmek zorunda olduğumuzu düşünmeye dönüşüyorsa?

Tam burada önemli bir ayrım ortaya çıkıyor: Pozitif psikoloji ile sürekli pozitif olma kültürü aynı şey değildir. Pozitif psikoloji, psikolojinin yalnızca hastalıkları, bozuklukları ve eksiklikleri anlamaya odaklanmaması gerektiğini savunan, insanın güçlü yönleri, anlam, umut, ilişkiler, dayanıklılık ve iyi oluş gibi alanlarını da bilimsel olarak inceleyen bir yaklaşım olarak gelişti. Dolayısıyla pozitif psikolojiyi “her zaman mutlu olmayı öğreten bir düşünce sistemi” olarak tanımlamak alanı fazlasıyla daraltmak olur. Nitekim güncel pozitif psikoloji literatürü mutluluğun çok ötesinde; umut, karakter güçleri, dayanıklılık, anlam ve insanın farklı bağlamlarda iyi işlev göstermesi gibi pek çok alanı kapsıyor.

Ancak bilimsel bir yaklaşımın toplumda nasıl kullanıldığı ile o yaklaşımın kendisi her zaman aynı kalmıyor. Aslında bugün tartışmamız gereken soru tam olarak burada başlıyor: Pozitif psikoloji bizi daha iyi hissetmeye davet ederken, onun popüler kültürdeki karşılığı bizi kötü hissetmemeye zorlamaya başlamış olabilir mi?

Bir insan üzgün olduğunda ona hemen neden güçlü olması gerektiğini anlatabiliyoruz. Kaygılandığında olumlu düşünmesini, başarısız olduğunda bunun aslında yeni bir fırsat olduğunu, bir kayıp yaşadığında ise yaşananların ona bir şey öğrettiğini söyleyebiliyoruz. Oysa bazen insanın ihtiyacı bir anlamlandırma cümlesi değil, yaşadığı duygunun kabul edilmesidir.

Çünkü üzgün olmak ile üzüntüsünün yanlış olduğunu düşünmek aynı şey değildir. Kaygı yaşamak ile kaygı yaşamaması gerektiğine inanmak aynı şey değildir. Öfkelenmek ile öfkesinden dolayı kendisini kötü bir insan olarak görmek aynı şey değildir.

İlkinde bir duygu vardır. İkincisinde ise o duyguya yönelik bir yargı eklenir.

“Negatif” Olan Gerçekten Kötü müdür?

Burada başka bir tuzağa düşmemek gerekiyor. Pozitifliğin baskısından söz ederken bu kez de olumsuz duyguları romantikleştirmek doğru olmaz. Kaygı her koşulda yararlı değildir. Yoğun ve uzun süreli üzüntü her zaman yalnızca doğal bir duygu olarak ele alınamaz. Öfkenin varlığı, öfkeyle yapılan her davranışı haklı çıkarmaz.

Dolayısıyla mesele “negatif duygular iyidir” demek değildir. Asıl mesele, bir duygunun hoş olmamasının onu otomatik olarak gereksiz veya zararlı yapmadığını kabul edebilmektir.

Korku bizi tehlikeye karşı hazırlayabilir. Üzüntü kayıp deneyimine eşlik edebilir. Öfke sınırlarımızın ihlal edildiğine işaret edebilir. Suçluluk, davranışlarımızı yeniden değerlendirmemize yardımcı olabilir. Duyguların işlevi, yalnızca bize iyi hissettirmek değildir.

Bu nedenle psikolojik iyi oluşu sürekli olumlu duygular üretme kapasitesine indirgemek, insan deneyiminin önemli bir bölümünü dışarıda bırakabilir.

Duyguyu değiştirmek mi, onunla ilişkimizi değiştirmek mi?

Psikolojide burada önemli bir kavram karşımıza çıkıyor: kabul. Ford ve arkadaşlarının 2018 yılında Journal of Personality and Social Psychology dergisinde yayımlanan çalışmasında, bireylerin düşünce ve duygularını onları yargılamadan kabul etme eğilimleri incelendi. Araştırmacılar üç farklı çalışmada, zihinsel deneyimleri kabul etme eğiliminin daha yüksek psikolojik iyi oluş ve yaşam doyumuyla daha düşük depresyon ve anksiyete belirtileriyle ilişkili olduğunu göstermiştir. Laboratuvar ve günlük yaşam verileri de kabulün stres karşısındaki olumsuz duygusal tepkilerin azalmasıyla ilişkili olduğunu ortaya koymuştur.

Buradaki önemli nokta şu: Araştırmanın söylediği şey “negatif duygularınızı besleyin” değil. Tam tersine, duyguyla savaşmak yerine onu yargılamadan kabul edebilmenin, kişinin o duygunun içinde daha az sıkışmasına yardımcı olabileceği.

Bu yaklaşım, “pozitif düşünmek” ile “psikolojik esneklik” arasındaki farkı anlamak açısından oldukça önemli. İyileşmek hissettiğimiz şeyi değiştirmekten önce onun varlığıyla savaşmayı bırakmakla başlayabilir.

Pozitif psikoloji de eleştirilerden muaf değil

Pozitif psikolojinin bilimsel değerini kabul etmek, alanın eleştirilemeyeceği anlamına gelmiyor. Tam tersine, alanın kendi içinde de ciddi bir eleştiri literatürü bulunuyor.

Van Zyl ve arkadaşlarının 2024 yılında yayımladığı sistematik derleme, pozitif psikolojiye yönelik 117 farklı eleştiriyi inceleyerek bunları 21 kategori ve altı temel tema altında topladı. Eleştiriler arasında kavramsal ve yöntemsel sorunların yanı sıra pozitif ve negatif deneyimler arasında aşırı keskin bir ayrım yapılması, bağlamın yeterince dikkate alınmaması ve pozitif psikolojinin neoliberal ya da bireysel sorumluluğu aşırı vurgulayan kültürel çerçevelerle ilişkilendirilmesi gibi meseleler de bulunuyor.

Ancak burada akademik dürüstlük açısından önemli bir parantez açmak gerekiyor. Bu eleştiriler pozitif psikoloji zararlıdır sonucuna götürmez. Pozitif psikoloji alanının tamamını “toksik pozitiflik” ile eşitlemek de doğru değildir. Nitekim alanın eleştirilerine yönelik değerlendirmeler, bazı eleştirilerin pozitif psikolojinin tamamına genellenmemesi gerektiğini de savunuyor.

Dolayısıyla sorun belki de pozitif psikolojinin kendisinden çok, bilimsel kavramların popüler kültür içerisinde basitleştirilerek kullanılma biçiminde aranmalı.

Toksik pozitiflik nerede başlıyor?

2026 yılında yayımlanan Oxford Handbook of Positive Psychology and Disability içerisinde “Toxic Positivity” başlıklı ayrı bir bölümün yer alması, konunun artık yalnızca sosyal medya söylemi olmadığını da gösteriyor. Pilarski ve Kwak, toksik pozitifliği iyi niyetli görünse bile olumlu düşüncenin bir durumun stresini veya olumsuz yönlerini bastırmak, inkâr etmek ya da reddetmek için kullanılabildiği yaklaşımlar üzerinden ele alıyor ve özellikle pozitif psikoloji ile toksik pozitifliğin birbirinden ayrılması gerektiğini vurguluyor.

Belki de fark şu cümlede saklı: Psikolojik iyi oluş, olumsuz duyguların yokluğuyla değil onlarla kurduğumuz ilişkiyle ilgilidir. Bir insana umut vermek, onun üzüntüsünü susturmayı gerektirmez. Birinin güçlü yönlerini görmek, kırılganlığını inkâr etmek anlamına gelmez. Bir olayın içindeki olumlu ihtimalleri fark etmek, olayın acı veren tarafını yok saymayı gerektirmez.

Çünkü aynı deneyimin içinde hem acı hem anlam bulunabilir. Hem kayıp hem öğrenme olabilir. Hem korku hem cesaret olabilir. İnsan psikolojisi zaten çoğu zaman bu karşıtlıkların aynı anda var olabilmesiyle ilgilidir.

İyi oluşu yalnızca mutlu olduğumuz anların toplamı olarak düşündüğümüzde mutsuz olduğumuz her anı bir başarısızlık gibi algılayabiliriz. Oysa psikolojik olarak sağlıklı bir insanın hiç kaygılanmaması, hiç üzülmemesi, hiç öfkelenmemesi beklenemez.

Daha gerçekçi olan, farklı duygular ortaya çıktığında kişinin onlarla ne yaptığına bakmaktır. Duyguyu fark edebiliyor mu? Onu yargılamadan taşıyabiliyor mu? Gerektiğinde düzenleyebiliyor mu?

Duygunun davranışlarını yönetmesine izin vermeden, ondan bilgi alabiliyor mu?

Burada asıl soru biraz daha derine iniyor: Birey kendisini yalnızca iyi hissettiğinde mi kabul ediyor? Kötü hissettiği anlarda kendine yönelttiği yargı, yaşadığı duygunun kendisinden daha ağır bir yük haline gelebiliyor. Sonuç olarak psikolojik iyi oluş, yalnızca olumlu duyguları arttırmakla sınırlı değil; farklı duygulara hayatımızda yer açabilmek ve onların içinden geçerken kendimizle kurduğumuz bağı koruyabilmekle de ilgili. Asıl mesele, her zaman iyi hissetmek değil, değişen duygularımız karşısında kendimize yabancılaşmadan kalabilmek.

Kaynakça

  • Kaynakça
  • Ford, B. Q., Lam, P., John, O. P., & Mauss, I. B. (2018). The psychological health benefits of accepting negative emotions and thoughts: Laboratory, diary, and longitudinal evidence. Journal of Personality and Social Psychology, 115(6), 1075–1092. https://doi.org/10.1037/pspa0000155
  • Shallcross, A. J., Troy, A. S., Boland, M., & Mauss, I. B. (2010). Let it be: Accepting negative emotional experiences predicts decreased negative affect and depressive symptoms. Behaviour Research and Therapy, 48(9), 921–929. https://doi.org/10.1016/j.brat.2010.05.025 van Zyl, L. E., Gaffaney, J., van der Vaart, L., Dik, B. J., & Donaldson, S. I. (2024). The critiques and criticisms of positive psychology: A systematic review. The Journal of Positive Psychology, 19(2), 206–235. https://doi.org/10.1080/17439760.2023.2178956
  • Worthington, E. L., Jr. (2024). Weaknesses of positive psychology might be overgeneralized: Forgiveness studies as a counter to the critiques. International Journal of Applied Positive Psychology, 9, 1293–1312. https://doi.org/10.1007/s41042-024-00166-1
  • Pilarski, C. R., & Kwak, M. (2026). Toxic positivity: The pitfalls of positivity in the context of disability. In The Oxford handbook of positive psychology and disability. Oxford University Press. https://doi.org/10.1093/oxfordhb/9780197778340.013.24
Şeyma Nur Menekşe
Şeyma Nur Menekşe
Şeyma Menekşe, lisans ve tezli yüksek lisans eğitimini psikolojik danışmanlık ve rehberlik alanında tamamlamış bir uzmandır. Bireylerin ruhsal iyi oluşunu desteklemeye yönelik çalışmalarda yer almakta, yazılarında ise psikolojinin insan hayatındaki yerini derinlikli ve anlaşılır bir dille aktarmayı amaçlamaktadır. Yazarlık, onun için yalnızca bilgi aktarmak deği, insan ruhuna temas eden güncel psikolojik konularla okuru düşündüren ve dönüştüren bir alan açma çabasıdır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar