Salı, Eylül 1, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Ne istiyorsun?

Sen Ne İstiyorsun? En son kimin gözlerine bakarak konuştun? En son ne zaman sustun, o boşluğu doldurmak zorunda hissetmeden?

En son ne zaman dinledin; sözcükleri değil, onların altındaki sesi? Sen ne istiyorsun? Sana en son kim sordu ne istediğini?

Kendine en son ne zaman sordun ne istediğini? Neden anlaşılmaz hissederiz, açamayız kendimizi bir başkasına koşulsuzca, neden? Ne istediğini kime anlatabilir ki insan?

Belki de hiç kimseye. Belki de bu yüzden yazan olur insan, sahnede duran olur, başka bedenlere giren olur. Söyleyemediği şeyi bir karakterin ağzından söylemek için.

Ve yine de tam söyleyemez. Çünkü dil, her zaman geride kalır. Her sözcük, ifade etmeye çalıştığı şeyin biraz yanlış tercümesidir.

Bu sorular rahatsız eder. Çünkü cevapları bilmiyoruz. Ya da daha doğrusu: biliyoruz, ama söylemek istemiyoruz.

Çünkü söylemek, bir şeyi kaldırmayı gerektirir. O ağır, alışılmış, bizi koruyan şeyi. Varoluşçu psikologlar buna kaçınma der acıdan değil, aslında özgürlükten kaçmak.

Çünkü özgürlük, sorumluluğun bir diğer adıdır. Sartre şöyle yazar: "İnsan özgürlüğe mahkûmdur." Ve mahkûmiyet, her zaman hoş gelmez. Özgür olmak, seçmek zorunda olmak demektir.

Seçmek ise, başka her şeyi bırakmak. İstediğini bilmek, istemediğini de bilmek demektir. İkisi birlikte gelir.

Ve bu, çoğu zaman dayanılmaz gelir. Jung, persona kavramını tiyatrodan ödünç aldı. Antik Yunan'da oyuncuların taktığı o kil maskeler sesi güçlendirmek, karakteri taşımak için.

Jung için persona, bireyin toplumsal sahneye taktığı yüzdür: mesleki kimlik, roller, beklentilere uyumlu görünüm. Persona kötü değildir. Yaşamı mümkün kılar.

Toplumsal varoluş, belirli bir performansı zorunlu kılar bu kaçınılmazdır. Sorun, maskenin altında ne kaldığına bakmayı unuttuğumuzda başlar. Sorun, maskeyi takarken içeride kimsenin kalmadığını fark etmediğimizde başlar.

Jung bunu şöyle ifade eder: "Her birey, kendisinin farkında olmadığı bir karanlık taraf taşır." Çünkü maskenin tam arka yüzünde, gölge vardır. Gölge, bastırdıklarımızdır. Kabul etmediğimiz yönlerimiz, "ben böyle biri değilim" dediğimiz her şey kıskançlık, kırılganlık, öfke, fark edilmek isteyen o eski çocuk, sevilmek için çok şey feda etmiş olan o eski çocuk.

Gölge kaybolmaz. Bekler. Susarak büyür.

Ve çoğunlukla en beklenmedik yerde belirir: bizi en çok rahatsız eden insanlarda. Nietzsche şöyle yazar: "Bir insanda tahammül edemediğin şey, sende de vardır sadece henüz tanımadığın biçimde." Bir başkasını neden bu kadar dayanılmaz bulduğumuza dürüstçe baktığımızda, orada çoğunlukla tanımak istemediğimiz kendimizi buluruz. İlişkiler bu yüzden bu denli karmaşıktır.

Partner, bir ayna değil, bir projektif yüzey olur. Ona bakarken kendi gölgemizi görürüz ama görmek, kabul etmek değildir. Gölge, tanınmayı reddettikçe saldırganlaşır.

Yansıtılır. Suçlanır. Bu yüzden "sen hiçbir zaman…" cümleleri gece geç saatlerde dolar evlere.

Bu yüzden ilişkilerin içinde bazen kendimize yabancı biri oluruz kim bu kadar kırılgan, kim bu kadar sert, kim bu kadar korkan? Gölgeyle yüzleşmek, ahlaki bir tercih değildir psikolojik bir zorunluluktur. Jung şöyle yazar: "Gölgenizi bilmek, kendinizi tanımanın başlangıcıdır." Bastırılan gölge güçlenir, bilinçdışında kök salar ve ilişkilere yansıtılır.

Tanınan gölge ise dönüşür bir yük olmaktan çıkar, bir kaynak olur. Yaratıcılığın, empatinin, derinliğin kaynağı çoğu zaman orada, o karanlık odadadır. Lacan ise bize şunu söyler: Ben, ancak bir başkasının bakışında belirir.

Çocuk, kendini ilk kez aynada gördüğünde ya da daha önce, annesinin gözlerinde bir benlik inşa etmeye başlar. Bakılmak, var olmaktır. Lacan bu anı ayna evresi olarak adlandırır ve ekler: "Arzu, ötekinin arzusudur." Yani istediğimizi sanırız; oysa çoğu zaman bir başkasının bizi istediğini isteriz.

Sevilmek istiyoruz demek, görülmek istiyoruz demektir. Ve görülmek için önce görünmek gerekir maskeyi değil, maskenin altındaki yüzü göstermek. Buradan şu soruya geliriz: Eğer beni gerçekten gören yoksa, ben gerçekten var mıyım?

Ve daha da derinden: Kendimi görmüyorsam, bir başkası görebilir mi? Göz teması kurmak, eğitilmiş bir edim gibi görünür. Ama aslında son derece doğaldır, bebekler yüzleri takip eder, annelerinin gözlerine bakar, orada bir şey arar.

Güvenliği arar. Var olduğunun onayını arar. Oysa büyüdükçe bu kapasite körleşir.

Telefon ekranları, işlevsel bakışlar, "karşımda biri var" yerine "karşımda bir mesele var" algısı. Martin Buber, Ben ve Sen adlı yapıtında iki tür ilişkiden söz eder: Ben-Sen ilişkisi ve Ben-O ilişkisi. Ben-Sen, iki öznenin karşılaşmasıdır tam, derin, karşılıklı.

Ben-O ise bir öznenin bir nesneyle kurduğu ilişkidir işlevsel, mesafeli, araçsal. Buber der ki: "Gerçek yaşam, karşılaşmadır." Ve modern ilişkilerin büyük bölümü Ben-O kipinde akar konuşuruz ama bakmayız, beraber yemek yeriz ama birbirimize değil, belirsiz bir noktaya bakarız. Beden aynı odada, ruh başka bir sahnede.

Partnerlik ilişkisinde göz temasının azalması, çoğunlukla duygusal uzaklaşmanın en sessiz habercisidir. Bazen bir ilişkinin bitişini kelimeler değil, gözler ilan eder. Birbirinin içine bakmayı bıraktığımız gün, bir şey sona ermeye başlar.

Filozof Simone Weil bunu başka bir yerden söyler ama aynı yere ulaşır: "Birine gerçekten dikkat etmek, 'Sen ne istiyorsun?' diye sormaktır." Bu soru, merak değil teslimiyettir. Karşındakinin gerçekliğine alan açmaktır. Ve bu, en nadir eylemlerden biridir.

Sanford Meisner, oyunculuğu bir varoluş biçimine dönüştürdü. Tekniğinin özü tek bir cümlede saklıdır: Sahici yaşamak, hayali koşullar altında. Meisner için sahnenin merkezinde metin değil, partner vardır.

Ne söyleyeceğini planlamak yerine, karşındaki insanın bir önceki anından beslenmek. Gerçekten bakmak. Orada olmak.

Bu yüzden onun egzersizlerinde oyuncular birbirinin gözlerinin içine bakmak zorundadır plan yaparak değil, karşıdakinin ne getirdiğini alarak. Meisner şöyle der: "Hayatın en güzel şeyleri kendiliğinden gelir. Sahne de böyledir, ilişki de." Sahnede gerçek temas kuramamak, teknik bir başarısızlık değildir varoluşsal bir kaçınmanın yansımasıdır.

Kendine izin vermemektir. Etkilenmeye izin vermemektir. Bu yalnızca tiyatro için değil, her ilişki için bir paradigmadır.

Kaç ilişki, Meisner değil de metin üzerinden yürür? Yani: bu durumda şunu söylemeliyim, bu tartışmada kazanmam gerekiyor, şimdi empati göstermenin sırası. Rol yapıyoruz ama partnere değil, ilişkinin senaryosuna oynuyoruz.

Ve o senaryo genellikle çok eskidir. Çocukluktan kalma, hayatta kalmak için yazılmış bir senaryo. Ama hayatta kalmak için yazılan şey, her zaman iyi yaşamak için işe yaramaz.

Freud der ki, aktarım kaçınılmazdır. Her önemli ilişkide, erken bağlanma figürlerinin izlerini taşırız. Freud bunu şöyle tanımlar: "Aktarım, geçmişin yeni bir baskısıdır orijinal metnin gözden geçirilmiş bir versiyonu." Partnere kızdığımızda, kime kızıyoruz gerçekten?

Onda kimi arıyoruz? Ondan ne beklediğimizde, kimin sesini duyuyoruz? Bu sorular rahatsız edicidir çünkü cevapları bizi sorumlu kılar.

Sadece karşımızdakine değil, kendimize de. Ve sorumluluk, suçlamaktan çok daha yorucudur. İlişkilerde en kırılgan anlar, personanın çatladığı anlardır.

Ağlamak. Çaresizlik. "Bilmiyorum" diyebilmek.

"Korkuyorum" demek. "Sana ihtiyacım var" diyebilmek bunu en zor bulanlar, en çok ihtiyaç duyanlar olur çoğunlukla. Bu anlarda çoğu insan hızla maskesini yerine takar.

Çünkü maske güvenlidir. Gölgeyi örter. Persona, sosyal onay getirir.

Ama Jung'un bütünleşme (individuation) dediği şey tam da bu noktada başlar: gölgeyle barışmak. Onu yok etmek değil tanımak, adlandırmak, ilişkiye taşımak. Rainer Maria Rilke, Genç Bir Şaire Mektuplar'da şöyle yazar: "Çözülmemiş her şeyi sevmeye çalışın ve soruların kendisiyle yaşayın." Belki de bu, en derin psikolojik olgunluğun tarifidir.

Cevaba değil, soruya dayanabilmek. "Sen ne istiyorsun?" sorusu bu yüzden bu kadar derinden sarsar. Personaya değil, gölgeye yönelir.

Sosyal rolüne değil, arzunun kaynağına. Ve bu soruyu duymaya çoğunlukla tahammül edemeyiz. Çünkü cevabı bilmek, değişmek demektir.

Değişmek ise, tutunduğumuz şeyi bırakmak. Kimliğimizin bir parçasını bırakmak. Belki de haklı olduğumuzu sandığımız o hikâyeyi bırakmak.

Heidegger der ki, Bizler geçmişte ya da gelecekte, pişmanlıkta ya da kaygıda, rolde ya da senaryodayızdır. Şimdide, karşımızdaki insanla, tam ve eksiksiz biçimde var olmak bu, belki de en büyük cesarettir. Belki de en derin partnerlik, birlikte bu soruyla oturabilmektir.

Cevabı bulmak için değil sorunun kendisiyle dürüstçe kalmak için. Birbirinin gözlerine bakarak. Susarak.

Dinleyerek. Maskeyi kaldırmak için değil maskenin altında hâlâ bir yüz olduğunu hatırlamak için. Çünkü soru, cevaptan daha uzun yaşar.

Ve ilişkiler, cevaplardan değil sorularla birlikte kalma cesaretinden beslenir.

Kaynakça

  • Buber, M. (1923). Ich und Du. Insel Verlag. (Türkçe: Ben ve Sen, Kitabiyat Yayınları)
  • Freud, S. (1912). The Dynamics of Transference. Standard Edition, Vol. 12. Hogarth Press.
  • Heidegger, M. (1927). Sein und Zeit. Max Niemeyer Verlag. (Türkçe: Varlık ve Zaman, Agora Kitaplığı)
  • Jung, C. G. (1951). Aion: Researches into the Phenomenology of the Self. Princeton University Press.
  • Jung, C. G. (1954). The Archetypes and the Collective Unconscious. Princeton University Press.
  • Lacan, J. (1977). Écrits: A Selection (A. Sheridan, Çev.). Norton. (Özgün baskı: 1966)
  • Meisner, S. ve Longwell, D. (1987). Sanford Meisner on Acting. Vintage Books. Nietzsche, F. (1886). Jenseits von Gut und Böse. C. G. Naumann. (Türkçe: İyinin ve Kötünün Ötesinde, Say Yayınları)
  • Rilke, R. M. (1929). Briefe an einen jungen Dichter. Insel Verlag. (Türkçe: Genç Bir Şaire Mektuplar, Can Yayınları)
  • Sartre, J.-P. (1943). L'Être et le Néant. Gallimard. (Türkçe: Varlık ve Hiçlik, İthaki Yayınları)
  • Weil, S. (1951). Waiting for God (E. Craufurd, Çev.). Harper & Row.
Ahmed Emin Kaya
Ahmed Emin Kaya
Ahmed Emin Kaya, 2020 yılında psikoloji lisans eğitimini tamamlamış, Sağlık Bakanlığına bağlı olarak psikolog olarak görev yapmaktadır. Madde Bağımlılığı alanında uzmanlaşmıştır. Kariyeri boyunca cezaevlerinde mahkumlarla çalışma fırsatı bulmuş, çeşitli seminerler vererek onların rehabilitasyonuna katkıda bulunmuştur. Bireysel görüşmeler yapmıştır. Psikoloji alanındaki çalışmalarının yanı sıra, sanata olan ilgisiyle de dikkat çeken Kaya, aynı zamanda başarılı bir oyuncu ve yazardır. Psikoloji temalı tiyatro oyunları ve senaryolar kaleme alan Kaya'nın eserleri arasında : Kumbara(Kısa Metraj Film), Kapan (Kısa Metraj Film), Abluka (Tiyatro), Ezilen Otlar (Tiyatro), Tereddüt (Tiyatro), Paryanın Cinayetleri(Uzun Metraj Film), Kör Kambur (Tiyatro), Cimicidae (Tiyatro), Bir Teber Meselesi (Tiyatro), Mapus Odası (Tiyatro), Tereddüt( Tiyatro), Barda Karavana Aşklar ( Bar tiyatrosu), Şemharuş ( Uzun Metraj Film) ve Gayrimeşru Asayiş (Uzun Metraj Film) bulunmaktadır. Psikoloji alanındaki uzmanlığını derinleştirmek amacıyla çeşitli eğitimler alan Kaya, Kişiler Arası İlişkiler Psikoterapisi Temelli Danışmanlık Uygulayıcı Eğitimi, EMDR Terapi Eğitimi, İleri EMDR Terapi Eğitimi, Bilişsel Davranışçı Terapi Eğitimi, Şema Terapi ve Aile Danışmanlığı gibi eğitimleri başarıyla tamamlamıştır. İzmir'de aktif olarak oyunculuk kariyerine de devam eden Ahmed Emin Kaya, psikoloji ve sanat alanındaki çalışmalarını bir arada sürdürmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar