Zihin Gerçekliği Ne Zaman Yeniden Yazar?
Sanrı, halüsinasyon ve içgörü arasındaki ince çizgi
Bazen birinin bize karşı soğuk davrandığını düşünüp aslında yanıldığımızı fark ederiz. Bazen telefonumuz çalmadığı hâlde çalmış gibi gelir, kalabalık bir ortamda ismimizin söylendiğini sanıp dönüp bakarız. Bir arkadaşımızın davranışına gereğinden fazla anlam yükler, birkaç saat sonra "Ben bunu kafamda büyütmüşüm." diyebiliriz. Zihnimiz, yaşadığımız dünyayı olduğu gibi kaydeden kusursuz bir kamera değil. Sürekli yorumlayan, anlamlandıran ve zaman zaman da yanılan bir sistem. Belki de burada asıl önemli olan yanılmamız değil, yanıldığımızdan şüphe edebilmemizdir. Psikopatoloji dersinde sanrı, halüsinasyon ve içgörü kavramlarını öğrenirken benim en çok düşündüğüm noktalardan biri bu olmuştu: Bir düşünceye inanmak ile o düşüncenin gerçekliğinden artık şüphe edememek arasındaki sınır nerede? Gördüğümüz ve duyduğumuz her şey gerçek mi?
Algı, dış dünyadan gelen uyaranları anlamlandırmamızı sağlar. Fakat bu sistem her zaman hatasız çalışmaz. Psikopatolojide illüzyon ve halüsinasyon arasındaki ayrım da tam burada karşımıza çıkar. İllüzyonda gerçekte var olan bir uyaran yanlış algılanır. Örneğin karanlıkta asılı duran bir montu bir anlığına insan sanmak gibi. Halüsinasyonda ise ortada böyle bir dış uyaran olmamasına rağmen kişi bir algı yaşar. Bir ses duyabilir, bir görüntü görebilir ya da bedensel bir duyum hissedebilir. Bu ayrım bana oldukça çarpıcı geliyor. Çünkü mesele yalnızca "olmayan bir şeyi görmek" değildir. Kişinin yaşadığı deneyim, onun açısından son derece gerçektir. Dışarıdan bakan biri için bulunmayan bir ses, onu duyan kişi için korkutucu, yönlendirici hatta hayatını belirleyen bir deneyime dönüşebilir. Dolayısıyla psikopatolojiyi anlamaya çalışırken yalnızca "Gerçekte ne var?" sorusunu sormak yetmiyor. Bir de "Kişi neyi gerçek olarak deneyimliyor?" sorusunu sormamız gerekiyor. Bir düşünce ne zaman sanrı olur?
Günlük hayatta hepimizin yanlış düşünceleri, güçlü inançları ve zaman zaman gerçekçi olmayan yorumları olabilir. Fakat her yanlış düşünce sanrı değildir. Sanrıyı farklılaştıran en önemli özelliklerden biri, inancın sarsılmaz niteliğidir. Kişi kendisinin takip edildiğine, çevresindeki olayların özel olarak kendisine gönderilmiş mesajlar olduğuna ya da olağanüstü güçlere sahip olduğuna inanabilir. Karşısına bu düşünceyle çelişen kanıtlar çıktığında bile inancı değişmeyebilir. Sanrıların içerikleri de birbirinden farklı olabilir. Kişinin takip edildiğine veya kendisine zarar verileceğine inanması perseküsyon sanrılarını, çevredeki sıradan olayların kendisiyle ilgili özel anlamlar taşıdığına inanması referans sanrılarını, kendisini olağanüstü güçlü ya da önemli görmesi ise grandiyöz sanrıları düşündürebilir. Bazı deneyimler ise zihnin sınırlarının ne kadar farklı algılanabileceğini daha açık gösterir. Kişi düşüncelerinin başkaları tarafından zihnine yerleştirildiğine, zihninden çekilip alındığına veya çevresindeki insanların düşüncelerini duyabildiğine inanabilir. Bütün bunları okurken sanrıyı yalnızca "gerçek olmayan bir şeye inanmak" şeklinde tanımlamanın ne kadar yetersiz kaldığını düşünüyorum. Çünkü hepimiz zaman zaman gerçek olmayan şeylere inanabiliriz. Asıl dikkat çekici nokta, insanın kendi düşüncesine dışarıdan bakabilme ve "Ya düşündüğüm şey doğru değilse?" diyebilme kapasitesinin ne durumda olduğudur. Psikoz yalnızca şizofreni değildir
Psikolojiyle ilgili kavramların gündelik dile geçmesinin bazen ciddi bir dezavantajı var: Kavramlar kolayca birbirine karışabiliyor. Özellikle halüsinasyon veya sanrı denildiğinde akla doğrudan şizofreninin gelmesi bunun örneklerinden biri. Oysa psikotik belirtiler yalnızca şizofrenide görülmez. Bipolar bozukluğun manik döneminde de sanrı veya halüsinasyon ortaya çıkabilir. Örneğin kişinin kendisini olağanüstü güçlü, seçilmiş ya da çok önemli biri olarak görmesi, manideki yükselmiş duygudurumla uyumlu psikotik bir içerik olabilir. Benzer şekilde ağır bir depresif dönemde de psikoz görülebilir. Fakat burada içerik tamamen farklılaşabilir. Kişi kendisini affedilemeyecek kadar suçlu, değersiz ya da büyük bir felaketin sorumlusu olarak görebilir. Aynı belirti farklı psikopatolojik tabloların içinde karşımıza çıkabiliyorsa, tek bir belirti üzerinden tanıya ulaşmaya çalışmak doğal olarak yanıltıcıdır. Belki psikopatolojinin en zor ama aynı zamanda en ilgi çekici taraflarından biri de budur: Bir belirtiyi anlamak için yalnızca belirtinin kendisine değil, hangi bağlamda ortaya çıktığına da bakmak gerekir. İçgörü: Kendi zihninden şüphe edebilmek
Bütün bu kavramlar içerisinde beni en fazla düşündürenlerden biri ise içgörü oldu. İçgörüyü en basit hâliyle kişinin yaşadığı düşünce ve belirtilerin gerçekçi olmayabileceğini fark edebilme kapasitesi olarak düşünebiliriz. Bu kavram özellikle obsesif kompulsif bozuklukta oldukça ilginç bir hâl alıyor. OKB yaşayan bir kişi, zihnine istemsizce gelen bir düşüncenin mantıksız olduğunu fark edebilir ama yine de düşüncenin yarattığı yoğun kaygıdan kurtulamayabilir. Örneğin kapıyı kilitlediğini bilmesine rağmen tekrar tekrar kontrol etme ihtiyacı hissedebilir. Buradaki çelişki çok insani geliyor: "Bunun mantıksız olduğunu biliyorum ama yine de kendimi durduramıyorum." Üstelik içgörü her kişide aynı düzeyde değildir. OKB'de kişi obsesif inançlarının gerçek olmayabileceğinin farkında olabilir, bunların muhtemelen gerçek olduğuna inanabilir veya içgörü tamamen kaybolduğunda inancının kesinlikle gerçek olduğunu düşünebilir. Bu noktada obsesif bir düşünce ile sanrısal bir inanç arasındaki sınır da düşündüğümüz kadar keskin görünmemeye başlıyor. Gerçeklikle aramızdaki mesafe
Psikopatoloji öğrenirken hastalıkları ayrı başlıklar altında çalışıyoruz. Şizofreni bir yerde, bipolar bozukluk başka bir yerde, depresyon ve OKB başka bölümlerde duruyor. Sınava hazırlanırken bu ayrımlar işleri kolaylaştırıyor. İnsan zihni ise ders kitabındaki kadar düzenli davranmıyor. Sanrı farklı bozukluklarda ortaya çıkabiliyor. Halüsinasyon tek başına bir tanıyı göstermiyor. İçgörü ise tamamen var ya da tamamen yok olmak yerine farklı düzeylerde bulunabiliyor. Bu yüzden sanırım psikopatolojiyi yalnızca belirtilerin isimlerini bilmek olarak görmek eksik kalıyor. Asıl mesele, kişinin düşüncesiyle, algısıyla ve gerçeklikle kurduğu ilişkinin nasıl değiştiğini anlamaya çalışmak. Çünkü insan zihni bazen gerçeği yanlış yorumlayabilir, bazen olmayanı algılayabilir, bazen de kendi oluşturduğu açıklamadan artık şüphe edemez hâle gelebilir. Ve belki de bütün bu kavramların arasında beni en çok düşündüren soru hâlâ aynı: Bir düşünceyi düşündüğümüz an ile o düşüncenin bizi yönetmeye başladığı an arasındaki çizgiyi nerede çizeriz?


