GİRİŞ
Teknolojinin gelişmesiyle birlikte bilgiye erişim hiç olmadığı kadar kolaylaştı. Birkaç saniye içerisinde çocuğun gelişim dönemlerine, beslenmesine, uyku düzenine, davranış problemlerine ya da ebeveynlik tutumlarına ilişkin sayısız kaynağa ulaşabiliyoruz. Ancak bilgiye erişimin kolaylaşması, her zaman bilgiyle kurduğumuz ilişkinin de sağlıklı olduğu anlamına gelmiyor. Bugünün annesi çoğu zaman bilgisizlikten değil, fazla bilgiden yoruluyor ve kaygılanıyor.
Annelik Yolculuğunda Dış Sesler
Geçmişte ebeveynlik büyük ölçüde yakın sosyal çevrenin içinde şekilleniyordu. Anne olduğunuzda çekirdek ailenizden başlayarak geniş aileniz, komşularınız ve sosyal çevreniz ebeveynlik biçiminize ilişkin yorumlarda bulunuyor; neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair kendi deneyimleri üzerinden size bir çerçeve sunuyordu. “Bebeğin doymuyor olabilir”, “Sütün yetiyor mu?”, “Kilosu biraz az gibi görünüyor”, “Üzerini biraz daha giydir, üşütür”, “Ek gıdaya şunları da eklesen daha iyi olur” gibi ifadeler, annelerin ebeveynlik sürecinde sıkça karşılaştığı söylemler arasındaydı. Bu söylemlerden bazıları annelere deneyim aktarımı ve destek sağlarken, bazıları ebeveynliğin nasıl olması gerektiğine dair yargılayıcı ve müdahaleci bir anlayışın oluşmasına neden olabiliyordu. Zaman içerisinde bu sesler annenin kendi kararlarını sorgulamasına, yeterliliğiyle ilgili kaygı duymasına ya da çevresinin beklentilerine göre hareket etmesine neden olabiliyordu. Günümüzde bu sosyal seslerin yerini, çok daha geniş ve sürekli ulaşılabilir bir bilgi ağı aldı. Artık bir anne yalnızca çevresindeki birkaç kişinin deneyimiyle değil; uzmanların, ebeveynlik hesaplarının, sosyal medya içeriklerinin, kitapların, podcastlerin ve birbirinden farklı bilimsel araştırmaların oluşturduğu devasa bir bilgi alanıyla karşı karşıya. Ancak bilgiye bu kadar kolay ulaşabilmek, ebeveynlik sürecini her zaman daha kolay ve güvenli bir hâle getirmedi. Bazen aksine anne için yeni bir sorgulama alanı oluşturdu. Bu kadar bilginin içerisinde doğru olanı seçebilmek, çocuğu için en iyisini yapıp yapmadığını sorgulamak ve yanlış yapma korkusuyla baş etmek, ebeveynlik deneyiminin bir parçası hâline geldi. Belki de bugün annelerin yaşadığı en büyük zorluklardan biri, bilgiye ulaşamamak değil; bu kadar çok sesin arasında kendi seslerini kaybetmemeye çalışmaktır. Çünkü her çocuk ve her anne arasındaki ilişki kendine özgüdür. Ebeveynlik, yalnızca doğru cevapları bulma çabası değil; bazen de tüm bu cevapların içinde kendi çocuğunu duyabilme becerisidir. Ancak bu denge kaybolduğunda annelik; çocukla kurulan doğal bir ilişki olmaktan uzaklaşıp, sürekli hata yapmaktan korkulan bir “performans sınavına” dönüşebilmektedir.
Mükemmel Anne
Belki de burada “mükemmel” kavramının kendisine biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Çünkü mükemmellik, doğası gereği ulaşılması mümkün olmayan bir standarttır. Ebeveynlik ise her şeyden önce öğrenilen bir süreçtir. Bir kadın anne olduğunda yalnızca bir çocuğun hayatına eşlik etmeye başlamaz; aynı zamanda daha önce deneyimlemediği bir rolün içine girer. Çocuğu büyürken o da ebeveynliği öğrenir. Hangi durumda ne yapacağını her zaman bilemeyebilir, bazı kararlarından emin olmayabilir, kimi zaman yanlış tepki verebilir. Tıpkı çocuğun gelişiminin bir öğrenme süreci olması gibi ebeveynlik de deneyimle şekillenen bir süreçtir. Bu nedenle sağlıklı ebeveynliği, hiç hata yapmamak üzerinden tanımlamak gerçekçi değildir. Asıl mesele, hatanın hiç yaşanmaması değil; ilişkinin içinde onarımın mümkün olmasıdır. Çocuğun ihtiyaç duyduğunda ebeveynine ulaşabileceği, duygularının görülebileceği, güvenli bir ilişkinin içinde olması önemli unsurlardandır. Gelişimsel dönemleri bilmek, çocuğun davranışlarını anlamak ve gerektiğinde erken müdahale edebilmek son derece değerlidir. Bir çocuğun gelişiminde olağandışı bir durum olduğunda bunu fark edebilmek ve uygun desteğe zamanında ulaşabilmek, bilimsel bilginin ebeveynliğe sunduğu en önemli katkılardan biridir. Ancak bu bilgi, çocuğun gelişiminin her anını kontrol etme ihtiyacına dönüştüğünde farklı bir tablo ortaya çıkar. “Bu yaşta bunu yapıyor mu?”, “Şu davranışı normal mi?”, “Bu dönemde bunu söylemeli miyim?”, “Yanlış bir şey yapıyor olabilir miyim?”, “Şimdi müdahale etmezsem geç kalmış olur muyum?” Sorular arttıkça ebeveynin çocuğunu gözlemlemesi ile çocuğunu sürekli değerlendirmesi arasındaki sınır bulanıklaşabilir ve kaygı devreye girebilir. Kaygı yükseldiğinde ebeveynin dikkati çocuğun gerçek ihtiyacından, “doğru olanı yapıp yapmadığına” kayabilir. Ebeveyn çocuğun davranışını anlamaya çalışmak yerine davranışın bir gelişimsel ölçüte uyup uymadığını kontrol etmeye başlayabilir. İlişkinin içinde bulunmak yerine ilişkiyi sürekli denetlemek, bir süre sonra hem ebeveyn hem de çocuk açısından yorucu bir hale gelebilir. Oysa ebeveynlik, kusursuz bir uygulama alanı değildir. Çocuğun gelişimi kadar ebeveynin de içinde bulunduğu koşullar, duygular, kaynaklar ve sınırlılıklar önemlidir. Çocukla kurulan ilişkinin niteliğini belirleyen şey her an doğru davranabilmekten ziyade, ilişkinin içinde yeterince güvenli ve onarıcı bir bağ kurabilmektir. Tam da burada bilimsel bilgiyle kurduğumuz ilişkinin niteliği önem kazanıyor. Çünkü mesele bilginin kendisi değil; onun hayatımızdaki yeri, dozu, bize nasıl eşlik ettiği ve onu nasıl taşıdığımız… Bilim, ebeveynin sezgilerini susturması gereken bir talimatlar bütünü değildir. Aksine bilimsel bilgi, çocuğumuza daha yakından bakabilmemiz için elimizde tuttuğumuz bir fener gibidir. Ancak her ışık her yolu aynı şekilde aydınlatmaz. Bazen o ışığı kendi çocuğumuzun hikâyesine, kendi deneyimlerimize ve kurduğumuz bağa göre yeniden yönlendirmemiz gerekir. Çünkü ebeveynlik yalnızca öğrenilen bilgilerden örülen bir yapı değildir; aynı zamanda yaşanılan, hissedilen ve zamanla şekillenen bir ilişkidir. Bilginin çizdiği çerçeveyi olduğu gibi taşımak her zaman mümkün olmayabilir. Her çocuk, her aile ve her ilişki kendine özgü bir hikâye taşır. Belki de zaman içinde o çerçevenin bazı yerleri çatlayacak, bazı çizgileri bizim hikâyemize tam olarak uymayacak, bazı kısımları bize dar gelecek. Tıpkı bir fotoğraf gibi… Her fotoğraf her çerçeveye ait değildir. Bazı fotoğraflar çerçeveye tam olarak sığarken, bazıları için çerçeve dar gelir, bazıları ise o çerçevenin içinde kaybolur. Çünkü her fotoğrafın kendine özgü bir ölçüsü, rengi ve hikâyesi vardır. Belki de mesele, fotoğrafı çerçeveye zorla uydurmak ya da çerçeveyi kusursuz hâle getirmeye çalışmak değildir. Mesele, o çerçeveyi kendi hikâyemizin dokusuyla yeniden anlamlandırabilmektir. Bilginin bize sunduğu yol haritasının yanında, kendi sezgimize, deneyimimize ve çocuğumuzla kurduğumuz eşsiz güvenli bağa da yer verebilmektir.
