İki Japon Balığından Öğrendiklerim: Hayatın Sessiz Dersleri
Bir süredir hayatımda iki küçük Japon balığı var. Fakat onların hikâyesini ilginç yapan şey yalnızca renkleri ya da akvaryumda ne kadar güzel göründükleri değil. Onları ilk aldığımızda kalabalık bir akvaryumda birçok balıkla birlikte yaşıyorlardı. Yaşam alanları ideal değildi ama buna rağmen yaşamaya devam etmişlerdi. Daha sonra onları daha büyük ve daha iyi koşullara sahip bir akvaryuma aldık. Sonra büyüdüklerinde daha da geniş bir akvaryuma aldık. Şimdi ikisi de gayet iyi durumda. Hareketliler, sağlıklılar ve özellikle yemek yemeyi çok seviyorlar. Onları izledikçe önceleri sadece iki balığa baktığımı düşünüyordum. Fakat zaman geçtikçe onların davranışlarının bana insan hayatı hakkında düşündürdüğü şeyler arttı. Çünkü doğada ve yaşamın içinde hayatta kalmak, bulunduğun koşullara uyum sağlamak, yeni bir ortama alışmak, ihtiyaçlarının peşinden gitmek ve yaşamaya devam etmek gibi çok temel kavramlar var. Bu iki küçük Japon balığı bana insanın kendisiyle ve hayatıyla ilgili bazı sorular sormasına neden oldu. Belki de bazen kişisel gelişim kitaplarında uzun uzun aradığımız cevaplar, gözümüzün önünde sessizce yaşayan bir canlının davranışlarında saklıdır.
Önce Hayatta Kalmayı Öğrenmek: Her Zaman Güçlü Olmak Zorunda Değiliz
İki balığımın bugünlere kadar yaşamlarını sürdürmüş olması beni ilk olarak dayanıklılık üzerine düşündürdü. Elbette bir balığın yaşam koşullarını insan psikolojisiyle birebir karşılaştırmak doğru olmaz. Fakat onların hikâyesinde insana dokunan bir taraf var: Hayat her zaman ideal şartları sunmuyor. Bazen içinde bulunduğumuz ortam istediğimiz gibi olmuyor, bazen elimizde olmayan nedenlerle zor koşulların içinde kalıyoruz ve bazen tek yapabildiğimiz şey o dönemi atlatmaya çalışmak oluyor. Modern hayat ise bize sürekli güçlü olmamız gerektiğini söylüyor. Her zaman üretken, başarılı, enerjik, mutlu ve hedeflerimize odaklanmış olmamız bekleniyor. Oysa insan hayatında yalnızca büyüdüğümüz ve ilerlediğimiz dönemler yok. Bazen durduğumuz, yorulduğumuz, kaybolduğumuz ve sadece dayanabildiğimiz dönemler de var. Böyle zamanlarda insan kendisini başarısız olarak görmemeli. Çünkü bazı dönemlerde hayatta kalmak, ilerlemekten daha büyük bir başarı olabilir. Her gün yeniden kalkmak, sorumluluklarımızı yerine getirmek, yaşadığımız zorluklara rağmen hayatın içinde kalmak ve bir sonraki güne ulaşmak da bir tür güçtür. Güçlü olmak hiç düşmemek değildir; düştüğünde yeniden ayağa kalkabilecek bir tarafını içinde koruyabilmektir.
Japon Balığının Uyum Yeteneği: Değişen Şartlara Ayak Uydurmak
Japon balıkları dayanıklı ve farklı koşullara uyum sağlayabilen canlılar olarak bilinir. Fakat benim için bunun asıl anlamı biyolojik özelliklerinden çok hayatın kendisiyle kurduğu benzerlikte yatıyor. Çünkü insan hayatında da hiçbir şey sonsuza kadar aynı kalmıyor. Yaşadığımız şehir değişiyor, işimiz değişiyor, ilişkilerimiz değişiyor, çevremiz değişiyor, ekonomik şartlarımız değişiyor ve zamanla biz de değişiyoruz. Buna rağmen çoğu zaman hayatın eski hâlinde kalmasını istiyoruz. Değişiklik olduğunda huzursuz oluyor, belirsizlikten korkuyor ve geçmişteki düzenimizi yeniden kurmaya çalışıyoruz. Oysa yaşamın önemli bir parçası değişime uyum sağlayabilmek. Balıklarım daha büyük bir akvaryuma geçtiğinde yeni alanın içinde yüzmeye devam ettiler. İnsan da bazen hayatında meydana gelen değişikliklere karşı aynı esnekliği gösterebilmeli. Yeni bir durum ortaya çıktığında ilk soru “Neden eskisi gibi değil?” olmak yerine “Şimdi elimde ne var ve bununla nasıl daha iyi bir hayat kurabilirim?” olabilir. Çünkü hayatın tamamını kontrol edemeyiz, fakat değişen koşullara nasıl cevap vereceğimiz konusunda bir miktar seçme hakkımız vardır.
Japon Balıklarının Merakı: Hayata Karşı İlginizi Kaybetmeyin
Japon balıklarını izlerken dikkat çeken şeylerden biri de çevrelerine karşı gösterdikleri ilgidir. Akvaryuma yaklaştığınızda hareketlenir, çevrelerini gözlemler ve yeni bir şey olduğunda tepki verirler. Bu durum bana insanın hayat karşısındaki merakını düşündürüyor. İnsan çocukken meraklıdır. Her şeyi sorar, her şeyi araştırır, her şeyin nasıl çalıştığını anlamaya çalışır. Fakat yaş ilerledikçe birçok insan merakını kaybediyor. Aynı rutinin içinde yaşamaya, aynı düşünceleri tekrar etmeye ve bildiği şeylerin dışına çıkmamaya başlıyor. Oysa zihinsel canlılığımızın önemli bir parçası meraktır. Yeni bir şey öğrenmek, farklı insanlarla tanışmak, başka kültürleri anlamaya çalışmak, yeni bir hobi edinmek veya yıllardır sormadığımız bir soruyu yeniden sormak insanın dünyasını genişletebilir. Belki de büyümek, merakı kaybetmek değil; çocukken sahip olduğumuz merakı daha bilinçli bir şekilde koruyabilmektir.
İki Balığın Birlikte Yaşaması: Hayatta Her Şeyi Tek Başımıza Yapmak Zorunda Değiliz
İki balığın aynı akvaryumda birlikte yaşaması da bana insan ilişkilerini düşündürüyor. İnsan çoğu zaman bağımsız olmakla her şeyi tek başına yapmak arasında bir fark olduğunu unutuyor. Kendi ayaklarımız üzerinde durabilmek önemlidir, fakat bu kimseye ihtiyaç duymamamız gerektiği anlamına gelmez. İnsan sosyal bir varlıktır ve sağlıklı ilişkiler yaşamın önemli parçalarından biridir. Bazen yalnızca birinin yanında olması, bizi gerçekten dinlemesi veya zor bir dönemde varlığını hissettirmesi bile büyük bir fark yaratabilir. İki balığın aynı ortamda birlikte yaşamaları bana hayatın her zaman bireysel bir mücadele olmadığını hatırlatıyor. İnsan güçlü olabilir ama yine de başkalarına ihtiyaç duyabilir. Yardım istemek zayıflık değildir. Birine güvenmek güçsüzlük değildir. Sevdiğimiz insanlarla bağ kurmak bizi daha az bağımsız yapmaz. Aksine, sağlıklı ilişkiler insanın hayatla kurduğu bağı güçlendirebilir.
Japon Balığının Renkleri: Kendine Özgü Olmanın Değeri
Sarı ve turuncu iki balığıma baktığımda onların aynı türden olmalarına rağmen birbirlerinin tamamen aynısı olmadıklarını görüyorum. Bu da bana insanların birbirleriyle kıyaslanması meselesini düşündürüyor. Hayatta sürekli birileriyle kendimizi karşılaştırıyoruz. Birinin kariyeri daha iyi, birinin evi daha güzel, birinin ilişkisi daha mutlu, birinin sosyal çevresi daha geniş, birinin maddi durumu daha iyi görünüyor. Sosyal medya da bu kıyaslamayı daha da güçlendiriyor. Fakat iki farklı balığın aynı akvaryumda kendi özellikleriyle var olabilmesi gibi, insanların da aynı dünyada farklı hayatlar yaşaması normaldir. Herkesin aynı hızda ilerlemesi, aynı şeyleri istemesi veya aynı başarı ölçüsüne sahip olması gerekmiyor. Kişisel gelişimin amacı herkesi birbirinin kopyasına dönüştürmek olmamalıdır. Asıl amaç insanın kendi kapasitesini ve kendi hayatını daha iyi anlamasıdır. Başkasının hayatına göre başarısız görünmek, kendi hayatında başarısız olduğun anlamına gelmez.
Balıkların Sessizliği: Her Şeyi Kontrol Etmeye Çalışmamak
Balıklarımın bir başka özelliği de hayatlarını oldukça basit bir şekilde sürdürmeleri. Yüzüyorlar, dinleniyorlar, yemek yiyorlar ve çevrelerine tepki veriyorlar. İnsan ise çoğu zaman hayatın her detayını kontrol etmeye çalışıyor. Geleceğin nasıl olacağını bilmek, her ihtimali hesaplamak, insanların ne düşüneceğini tahmin etmek ve olası bütün sorunları önceden çözmek istiyoruz. Fakat kontrol edemeyeceğimiz şeyleri kontrol etmeye çalışmak zihinsel olarak insanı yoruyor. Hayatta bazı şeyler bizim kontrolümüzde değildir. Başkalarının davranışları, geçmişte yaşananlar ve bazı sonuçlar bizim elimizde değildir. Kontrol edebileceğimiz şey ise kendi davranışlarımız, sınırlarımız, seçimlerimiz ve bugün ne yapacağımızdır. Bazen huzur, her şeyi kontrol edebilmekten değil, kontrol edemeyeceğimiz şeyleri kabul edebilmekten geçer.
Sonuç: Bazen Hayatın Öğretmeni İki Küçük Japon Balığıdır
Bugün iki Japon balığımı akvaryumda izlediğimde onların bana bu kadar çok şey düşündüreceğini daha önce tahmin etmezdim. Belki de kişisel gelişimin en önemli tarafı sürekli daha güçlü, daha başarılı ve daha mükemmel biri olmaya çalışmak değildir. Belki asıl mesele balıklar gibi, hayatın içinde canlı kalabilmek ve yaşadığımız her günün bize sunduğu küçük ihtimalleri görebilmektir. Çünkü insan bazen hayatını değiştiren büyük bir olayla değil, her gün yaptığı küçük seçimlerle dönüşür. Biraz daha merak ederek, biraz daha sabırlı olarak, kendisine biraz daha iyi davranarak, ihtiyaçlarını biraz daha önemseyerek..
İki küçük Japon balığım bana belki de bütün bu yazının en basit ama en değerli cümlesini öğretti: Hayatın değerini anlamak için her zaman büyük bir şey olması gerekmez. Bazen sadece yüzmeye devam etmek, önündeki yemeği fark etmek, yeni bir alanı keşfetmek ve yanında seninle aynı dünyayı paylaşan birilerinin olduğunu bilmek yeterlidir.
Onları izlerken artık sadece iki balığın yüzdüğünü görmüyorum. Hayatın sessizce devam ettiğini görüyorum. Ve belki insanın zaman zaman kendisine sorması gereken en güzel soru da budur: “Ben bugün hayatın içinde gerçekten yüzüyor muyum, yoksa sadece onun geçmesini mi bekliyorum?”


