Ölüm, hayatın bildiğimiz gerçeklerinden biridir. Yine de sevdiğimiz birinin ölümünü yaşadığımızda, bildiğimiz bu gerçek kişisel bir deneyime dönüştüğünde çoğu zaman hazırlıksız kalırız. Ölümün kaçınılmaz olduğunu bilmek, bir insanın yokluğuna alışmayı kolaylaştırmaz. Çünkü kayıp yalnızca bir kişinin artık yaşamıyor olması değildir. Onunla birlikte kurulan günlük düzen, alışkanlıklar, planlar, konuşmalar ve geleceğe ilişkin beklentiler de değişir.
Yas çoğu zaman yalnızca üzüntüyle ilişkilendirilir. Oysa bir kaybın ardından yaşananlar bundan çok daha karmaşık olabilir. Özlem, öfke, suçluluk, şaşkınlık, boşluk, çaresizlik ya da hiçbir şey hissedememe… Bütün bunlar aynı kişinin yas sürecinde farklı zamanlarda ortaya çıkabilir. Kişi bir gün yoğun biçimde ağlarken, başka bir gün gündelik işlerini sürdürebilir. Uzun süre sonra ilk kez gülebilir ve ardından kendisini suçlu hissedebilir. Bu değişkenlik, yasın yanlış yaşandığını göstermez.
Yas yaşayan kişilerden çoğu zaman farkında olmadan belirli bir biçimde davranmaları beklenir. “Ağlamıyorsa yeterince üzülmüyor olabilir”, “Hâlâ toparlanamadı”, “Artık hayatına devam etmesi gerekir” gibi değerlendirmeler, kişinin yaşadığı süreci dışarıdan gözlemleyerek anlamlandırmaya çalışır. Oysa yasın dışarıdan görünen biçimi, kişinin iç dünyasında yaşadığı kaybın derinliğini her zaman göstermez. Bazı insanlar acılarını konuşarak ve ağlayarak yaşar; bazıları ise sessizleşir, çalışmaya devam eder ya da günlük sorumluluklarına daha fazla tutunur.
Bu nedenle yasın tek bir biçimi ve herkes için geçerli bir süresi yoktur. Yasın belirli aşamalardan geçilerek tamamlanan doğrusal bir süreç gibi ele alınması da kişinin kendi deneyimini sorgulamasına neden olabilir. Bir insanın aynı duygulara tekrar tekrar dönmesi, bir gün iyi hissedip ertesi gün yeniden yoğun bir özlem yaşaması mümkündür. Kayıpla ilgili duyguların zaman içinde dalgalanması, yasın ilerlemediği anlamına gelmez. Stroebe ve Schut’un İkili Süreç Modeli de yas yaşayan kişinin bir yandan kaybın acısıyla yüzleşirken, diğer yandan gündelik yaşamın gerekliliklerine ve değişen yaşamına uyum sağlamaya çalıştığını ortaya koyar (Stroebe & Schut, 1999).
Klinik görüşmelerde bazen şu cümle duyulur: “İlk kez güldüğümde kendimi kötü hissettim.” Bu cümle, çoğu zaman kişinin kaybettiği kişiye duyduğu sevgiyle yaşamına devam etme isteği arasında bir çatışma yaşadığını gösterir. Kişi iyi hissettiğinde, sanki kaybettiği insanı geride bırakıyormuş gibi düşünebilir. Oysa yaşamın devam etmesi, kaybedilen kişinin önemini azaltmaz. Gülmek, yeniden plan yapmak, başka insanlarla vakit geçirmek ya da geleceğe dair bir şey istemek, sevginin sona erdiği anlamına gelmez.
Ölüm, bir ilişkinin biçimini değiştirir; ancak o ilişkinin kişinin iç dünyasındaki anlamını her zaman ortadan kaldırmaz. Kaybedilen kişiyle artık yeni bir anı oluşturulamaz. Birlikte konuşulamaz, birlikte gidilecek yerlere gidilemez. Ancak yaşanmış olan ilişki, kişinin yaşam öyküsünde varlığını sürdürür. Bazı insanlar kaybettikleri kişinin cümlelerini hatırlar, bazıları ondan öğrendiklerini yaşamında taşır, bazıları ise önemli kararlar verirken “O olsaydı ne derdi?” diye düşünür. Bu tür bağlar, kaybın kabul edilmediğini göstermez. Aksine, sevilen kişiyle kurulan ilişkinin ölümden sonra farklı bir biçimde devam etmesinin bir yolu olabilir (Klass, Silverman, & Nickman, 1996).
Yas bazen büyük bir acı olarak değil, gündelik hayatın içindeki küçük eksikliklerle kendini gösterir. Bir telefon numarasını aramak isteyip durmak, bir haberi paylaşacak kişiyi bulamamak, evde alışılmış bir sesin artık duyulmaması… Kayıp, çoğu zaman insanın hayatındaki bu küçük anlarda yeniden fark edilir. Bu nedenle yas, yalnızca ölüm haberinin alındığı anda yaşanan bir duygu değildir. Kişi, kaybın gerçekliğini yaşamının farklı dönemlerinde ve farklı biçimlerde yeniden deneyimleyebilir.
Zamanın geçmesi de her zaman acının tamamen ortadan kalkacağı anlamına gelmez. Ancak zaman içinde kayıp, kişinin hayatındaki tek gerçeklik olmaktan çıkabilir. Acı, özlem ve sevgi yaşamın diğer parçalarıyla birlikte var olmaya başlayabilir. İnsan, kaybettiği kişiyi unutmak zorunda kalmadan yaşamına devam edebilir.
Belki de yasın en zor tarafı, hayatın devam ettiğini bilmekle hayatın eskisi gibi devam etmeyeceğini fark etmek arasındaki yerde yaşanır. Kişi kaybettiği insan olmadan yaşamayı öğrenirken, onunla kurduğu ilişkiyi de kendi yaşam öyküsünün içinde taşımaya devam eder. Bazı ilişkiler ölümle birlikte sona erer; bazıları ise biçim değiştirir. Yas, çoğu zaman bu değişimin içinde yaşamaya yeniden yer açma sürecidir.
Kaynakça
Klass, D., Silverman, P. R., & Nickman, S. L. (Eds.). (1996). Continuing bonds: New understandings of grief. Taylor & Francis.
Stroebe, M., & Schut, H. (1999). The dual process model of coping with bereavement: Rationale and description. Death Studies, 23(3), 197–224. https://doi.org/10.1080/074811899201046
Stroebe, M., Schut, H., & Boerner, K. (2017). Cautioning health-care professionals: Bereaved persons are misguided through the stages of grief. OMEGA—Journal of Death and Dying, 74(4), 455–473. https://doi.org/10.1177/0030222817691870
Kaynakça
- Kaynakça
- Klass, D., Silverman, P. R., & Nickman, S. L. (Eds.). (1996). Continuing bonds: New understandings of grief. Taylor & Francis.
- Stroebe, M., & Schut, H. (1999). The dual process model of coping with bereavement: Rationale and description. Death Studies, 23(3), 197–224. https://doi.org/10.1080/074811899201046
- Stroebe, M., Schut, H., & Boerner, K. (2017). Cautioning health-care professionals: Bereaved persons are misguided through the stages of grief. OMEGA—Journal of Death and Dying, 74(4), 455–473. https://doi.org/10.1177/0030222817691870
