“Kimse artık yetişkinsin” cümlesinin, alışıncaya dek hissedilen ağırlığından bize hiç bahsetmemişti.
Bu yazı, öncelikle yeni mezun bir psikolog olarak kendi gözlemlerim üzerinden kaleme alınmıştır. Ben 22 yaşında yeni mezun bir psikoloğum. Hem kendi deneyimimden hem de meslektaşlarımın mezuniyet sonrasında yaşadığı kaygılardan, hayallerini gerçekleştirememe korkusundan ve geceleri zihni meşgul eden bitmek bilmeyen düşüncelerden söz etmek istiyorum.
Diplomamı aldığım gün garip bir sessizlik hissettim. Dört yıl boyunca süren üniversite hayatı, öğrendiğimiz değerli bilgiler, sınavlar, devam zorunlulukları ve büyük bir heyecanla beklediğim mezuniyet günü… İşte o gün gelmişti. Fakat mezun olduğum anda hissettiğim şey yalnızca mutluluk değildi; onun yerini kısa sürede “Şimdi ne olacak?” sorusu aldı.
Zorunlu stajların ardından mezun olmak ve sonrasında gelen o sessizlik, insanı derin bir kaygıya, endişeye ve yalnızlığa sürükleyebiliyor. Yeni mezun olmanın görünmeyen tarafı tam da burada başlıyor. Yoğun okul günlerinden, eğitimlerden ve stajlardan sonra elimizdeki bilgiyle hemen bir iş, bir hareketlilik, bir düzen kurabileceğimizi sanıyoruz. Ancak yapılan onlarca iş başvurusu ve görüşmenin yanıtsız kalmasıyla baş başa kaldığımızda, içimizdeki umut giderek köreliyor. Yanıt gelmedikçe başarısızlığın hayatımıza yerleştiğini ve hiç gitmeyeceğini düşünmeye başlıyoruz.
Üniversite yılları bizim için yalnızca bir eğitim dönemi değildi; aynı zamanda günlük yaşamın ritmiydi. Ders saatleri, sınav takvimleri ve dönem içinde aldığımız eğitimler kimliğimizin bir parçası hâline gelmişti. Tüm bunlar ortadan kalktığında insan kendini büyük bir boşlukta hissediyor; sanki yönünü kaybetmiş gibi oluyor. Evde zaman geçmek bilmiyor, geleceğe dair düşündüğümüz yolların önüne türlü engeller çıkıyor.
Psikolojide bu durum “rol kaybı” olarak açıklanır. Artık öğrenci değiliz; mezun olmuş, eğitim sürecini tamamlamış yetişkinleriz. Peki gerçekten nasıl yetişkin olunur biliyor muyuz? Ya da bunun için gerekli adımları atmaya hazır mıyız?
İş ararken karşımıza çıkan en büyük engellerden biri “yeni mezun” etiketi oluyor. İşverenler çoğu zaman bu etiketi deneyimsizlikle eş tutuyor. Görüşmelerde sorulan deneyim sorularına verdiğimiz eksik ya da sessiz yanıtlar bizi yetersizlik duygusuyla baş başa bırakabiliyor. Kendi mesleğim adına konuşursam, psikoloji alanında klinik açmak isteyen birçok mezun da eğitim sürecinde değişen yönetmeliklerin yarattığı belirsizliklerle karşı karşıya kalıyor. İstemeden içine düştüğümüz bu çıkmaz, kaygıyı daha da büyütebiliyor.
Oysa bu düşünceler yalnızca bizim başımıza gelmiyor. Çoğu yeni mezun benzer duygular yaşıyor. Tam da bu noktada durup nefes almak, yaşadığımız süreci kişisel bir başarısızlık olarak görmekten vazgeçmek gerekiyor. Kendimize küçük ve ulaşılabilir rutinler oluşturabiliriz: sahilde kısa bir yürüyüş yapmak, bir kahve içmek, geleceğe dair planlarımızı küçük bir deftere not etmek gibi. Bu küçük adımlar, kontrol duygusunu yeniden kazanmamıza yardımcı olabilir.
Ayrıca destekleyici bir sosyal çevrede bulunmak da büyük önem taşır. Anlaşıldığını hissetmek, insanın yükünü hafifleten en güçlü duygulardan biridir. Kaygının kontrolsüzce büyüyüp yaşamımızı aksatmasını önlemek için paylaşmak ve destek almak gerekir.
Kendime sık sık söylediğim bir şeyi burada yeniden hatırlatmak istiyorum: Bu süreç geçicidir. Mezuniyet bir bitiş değil, bir geçiştir. Kendimizi bir anda yetişkinlik dünyasına atılmış hissetmemiz son derece normaldir. Belki de yaşadığımız bu kaygı, hayatımızı ilk kez tamamen kendi seçimlerimiz ve sorumluluklarımızla şekillendirecek olmanın getirdiği kaygıdır.
Yetişkinliğe atılan ilk adımlar, her şeyi çözmüş olmak anlamına gelmez. Asıl mesele, belirsizliklere ve kaygılara rağmen adım atabilmektir. Önümüzde engeller olsa bile geleceğe bakmaya devam etmek, bazen korkuyla birlikte yürümeyi öğrenmektir. Ve sanırım büyümek dediğimiz şey de tam olarak budur.

