İnsan, doğduğu andan itibaren bir topluluğun parçası olmayı öğrenir. Önce aileye, sonra okula, arkadaş çevresine, iş hayatına ve içinde bulunduğu her ortama uyum sağlamaya çalışır. Çünkü kabul görmek, anlaşılmak ve ait hissetmek hepimizin en temel ihtiyaçlarıdır. Ancak bazen ne kadar çabalarsak çabalayalım bulunduğumuz ortama tam anlamıyla uyum sağlayamayız. İşte bu noktada, hem başkalarının bize bakışı hem de kendimize yüklediğimiz anlam değişmeye başlar. Bir süre sonra kulağımıza aynı cümleler çalınır: “Biraz garip”, “Ortama ayak uyduramıyor.” Peki gerçekten farklı davranan kişi mi gariptir, yoksa bizler farklı olanı anlamakta zorlandığımız için mi onu “anormal” olarak etiketleriz?
Aslında bu durumun cevabı, insan psikolojisinin oldukça doğal bir özelliğinde saklıdır. Beynimiz, karşılaştığı insanları ve olayları hızlıca anlamlandırmak ister. Bunun en kolay yolu ise onları daha önce tanıdığı kalıpların içine yerleştirmektir. Kendimize benzeyen insanları daha kolay anlar, onlarla daha rahat iletişim kurarız. Buna karşılık alışık olmadığımız davranışlarla karşılaştığımızda zihnimiz kısa bir duraksama yaşar. O boşluğu doldurmanın en kolay yolu ise çoğu zaman etiketlemektir.
Bu yüzden bazen sessiz bir insan “asosyal”, çok konuşan biri “gereğinden fazla özgüvenli”, sürekli gülen biri “sahte”, duygularını belli etmeyen biri ise “soğuk” olarak değerlendirilebilir. Oysa aynı davranışın arkasında birbirinden tamamen farklı nedenler olabilir. Sessiz kalan biri çekingen olduğu için değil, dinlemeyi sevdiği için konuşmuyordur. Çok konuşan biri dikkat çekmeye çalışmıyor, yalnızca heyecanını paylaşıyordur. Duygularını göstermeyen biri umursamaz değildir; belki de onları içinde yaşamayı tercih ediyordur.
İnsanları yalnızca dışarıdan görünen davranışlarıyla değerlendirmek, bir kitabı kapağına bakarak yorumlamaya benzer. Sayfalarını çevirmeden onun ne anlattığını anlamak mümkün değildir. Bu durumun en belirgin örneklerinden biri iş hayatında karşımıza çıkar. İşe yeni başlayan birini düşünelim. Ofiste herkes öğle arasında aynı masada oturuyor, sürekli sohbet ediyor ve günün büyük bölümünü birlikte geçiriyor; o ise kalabalık yerine kısa bir yürüyüş yapmayı ya da sessizce kahvesini içmeyi tercih ediyor olabilir. Böyle bir durumda çok geçmeden o kişi hakkında “Bize karışmıyor.”, “Uyumsuz biri galiba.” gibi yorumlar yapılmaya başlanır. Oysa belki de bu kişi, günün geri kalanında daha verimli çalışabilmek için yalnız kalmaya ihtiyaç duyuyor olabilir.
Benzer bir durum okul ortamında da sık sık yaşanmaktadır. Sınıfta herkes kısa sürede arkadaş olurken bazı öğrenciler insanlara güvenebilmek için zamana ihtiyaç duyabilir. Ancak çoğu zaman bu süreç onlara tanınmaz. Sessiz kalan öğrenci içine kapanık, tek başına vakit geçiren öğrenci yalnız ya da garip olarak görülür. Halbuki aynı çocuk, kendini güvende hissettiği bir ortamda sınıfın en sosyal bireylerinden biri olabilir.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır. Biz çoğu zaman davranışın kendisini değil, o davranışın bulunduğu ortama uygun olup olmadığını değerlendiririz. Aynı kişi bir ortamda takdir edilirken başka bir ortamda dışlanabilir. Sessiz çalışan bir mühendis “işine odaklanmış” olarak görülürken, aynı davranış satış ekibinde “iletişim kuramıyor” şeklinde yorumlanabilir. Demek ki çoğu zaman sorun kişinin kim olduğu değil, bulunduğu çevrenin ondan ne beklediğidir.
Ne var ki toplum, çoğunluğun davranışını “doğru” kabul etme eğilimindedir. İnsanların büyük bölümü aynı şekilde davranıyorsa, farklı davranan kişinin yanlış olduğu düşünülür. Oysa tarih boyunca birçok yenilik, kalabalığa benzemeyen insanların cesareti sayesinde ortaya çıkmıştır. Eğer herkes yalnızca çoğunluğa uyum sağlamayı seçseydi, farklı fikirler, yeni keşifler ve toplumu ileri taşıyan değişimler de ortaya çıkmazdı.
Bu nedenle her uyumsuzluk olumsuz bir durum olarak değerlendirilmemelidir. Bazen bulunduğumuz ortamın değerleriyle bizim değerlerimiz uyuşmayabilir. Örneğin iş yerinde sürekli dedikodu yapılan bir ekipte siz buna katılmayı reddediyorsanız, “gruba ayak uyduramıyor” denilebilir. Oysa burada sorgulanması gereken, sizin neden farklı olduğunuz değil; grubun neden bunu normalleştirdiğidir.
Aynı durum arkadaş çevresinde de görülebilir. İnsanları küçümseyerek popüler olmaya çalışan bir grubun içinde buna ortak olmamak sizi dışarıda bırakabilir. Fakat dışarıda kalmak her zaman yanlış tarafta olduğunuz anlamına gelmez. Bazen insanın kendi değerlerini koruyabilmesi, ait olma isteğinden çok daha kıymetlidir.
Buna rağmen kabul görmek uğruna birçok insan zamanla kendi kişiliğini geri plana iter. Daha çok konuşmaya, istemediği şakalara gülmeye, sevmediği ortamlarda bulunmaya ya da yalnızca eleştirilmemek için başkaları gibi davranmaya başlar. Başlangıçta bu durum hayatı kolaylaştırıyor gibi görünse de zamanla insanı kendi benliğinden uzaklaştırır. Çünkü sürekli rol yapmak, zihinsel olarak oldukça yorucudur. İnsan bir süre sonra başkalarının sevdiği kişiye dönüşürken, aynaya baktığında kendisini tanımakta zorlanabilir.
Elbette birlikte yaşamanın gereği olarak içinde bulunduğumuz grubun kurallarına uymamız, saygılı olmamız ve ortak yaşamı kolaylaştıracak davranışlar sergilememiz gerekir. Ancak uyum sağlamak ile kendimiz olmaktan vazgeçmek aynı şey değildir. Sağlıklı bir toplum, herkesi birbirine benzetmeye çalışan değil; farklılıkların bir arada yaşayabildiği toplumdur.
Belki de bu yüzden birini yalnızca bize benzemediği için “anormal” olarak tanımlamadan önce kendimize şu soruyu sormalıyız: “Bu kişiyi gerçekten tanıyor muyum, yoksa sadece alışık olmadığım bir davranış gördüğüm için mi böyle düşünüyorum?”
Çoğu zaman vereceğimiz dürüst cevap, anormal sandığımız şeyin yalnızca bireysel bir farklılığı yansıttığını ortaya koyacaktır. Çünkü insanı değerli kılan, herkes gibi olması değil; kendine özgü yönleriyle hayata katkı sunabilmesidir. Belki de gerçek anlamda normal olmak, birbirimize benzemek değil; farklılıklarımızı yargılamadan kabul edebilmeyi öğrenmektir.

