Modern toplum, ‘başarı’ kavramını giderek daralan bir huniye hapsediyor; bireyin değerini sadece akademik skorlar, sıralamalar ve etiketler üzerinden ölçüyor. Bu mengeneye sıkışan gençlik için hayat, keşfedilecek bir macera olmaktan çıkıp, ne pahasına olursa olsun kazanılması zorunlu bir yarışa dönüşüyor. Genç bir bireyde yaşama dair heveslerin kırılması ve kendisinin sadece başarıdan ibaret görülmesi ciddi psikolojik süreçlere yol açabilir. Bireyin potansiyelini bir rakama indirgeyen bu sistem, gençlerin omuzlarına sadece ders kitaplarının ağırlığını değil, ağır bir gelecek kaygısını da yüklüyor. Peki, bu kusursuzluk beklentisinin altında ezilen zihinler kırılma noktasına geldiğinde ne olur? Başarı baskısı; bir genci motive eden sağlıklı bir itici güç olmaktan çıkıp, onu ahlaki esnekliklere ve sapma davranışlarına iten görünmez bir şiddete dönüşebilir. Baskı kimi insanı motive edeceği gibi kimisini de baskılar ve tersi bir duruma iter ancak bu iki uç noktayı ele almadan da ‘her şeyin fazlası zarar’ mottosundan ilerlemek sağlıklı bir zihin ve yaşam için en doğrusu olacaktır.
Özellikle üniversite yerleştirme süreçlerinin ve hayatın yönünü belirleyen sınavların gündemde olduğu dönemlerde, gençlerin zihinlerinde yankılanan sorular sadece bir meslek seçimiyle sınırlı kalmıyor. Puanların, keskin sıralamaların ve belirsiz bir geleceğin gölgesinde yapılan bu seçimler, ‘Neden bu yolu seçmeliyim?’ sorusundan ziyade, ‘Hangi tercih beni ailemin ve toplumun gözünde yeterli kılar?’ endişesine dönüşüyor. Kimi zaman aile, kimi zaman akrandan gelen bu karşılaştırma ve rekabet bireyi ailesinden ve akranlarından uzaklaştırdığı gibi kendinden de uzaklaşabilir. Bu tip sorular hayatın her döneminde bireyde büyük bir baskı yaratırken, hayatının başlarında ve daimi bu duyumsamalarla büyüyen bir genç için yapması gereken tek şey haline gelir ve birey kendini değersiz olarak görmeye başlar. Hayatından, emeklerinden, ailesinden ve en önemlisi sağlığından vazgeçtiği bir noktaya evrilebilir. Sistemin dayattığı bu acımasız rekabet ortamı, henüz kimliğini inşa etme aşamasındaki bir genci, kendi içsel arzularını susturarak dış dünyanın onayını aramaya mecbur bırakıyor. İşte tam da bu dönemeçte, onaylanma ihtiyacı ile başarısızlık korkusu arasındaki o ince ve tehlikeli çizgide yürümeye zorlanan genç zihinler, görünmez bir baskının altında sessizce çatlamaya başlıyor.
Özellikle üniversiteye geçiş ve tercih dönemleri, bir gencin omuzlarına sadece akademik bir görev değil, ağır bir varoluşsal kriz bırakır. Sınav puanlarıyla ve tercih listeleriyle boğuşan bir genç, aslında ‘Hangi bölümü seçersem değerli olurum?’ veya ‘Kazanamazsam hayatım biter mi?’ sorularının cevabını aramaktadır. Geleceğin, umutların ve hatta toplumsal statünün birkaç saatlik bir performansa ve sonrasındaki puan sıralamasına indirgenmesi, ergenlik çağındaki bir bireyin zihninde ‘ya hep ya hiç’ yanılgısı yaratır. Zihin bu dönemde başarıyı, var olmanın ve saygı görmenin tek koşulu olarak kodlar. Başaramamak gibi bir seçeneği kabul etmeyen zihin kendini yapması gerekenden çok daha fazla zorlar ve sağlıksız bir noktaya evrilir.
Bu acımasız rekabet ortamının yarattığı bir diğer karanlık tablo ise, sınıfları birer eğitim yuvasından çıkarıp acımasız bir arenaya dönüştüren akran zorbalığıdır. Değerin yalnızca sıralamalarla, notlarla ve ulaşılan hedeflerle ölçüldüğü bir ekosistemde, gençler birbirlerini birer dost veya yol arkadaşı olarak değil, ‘alt edilmesi gereken rakipler’ olarak kodlamaya başlar. Kendi üzerindeki ağır başarı baskısıyla, yetersizlik hissiyle veya çevresinin beklentileriyle baş edemeyen bir genç; içindeki bu zehirli stresi dışa vurabilmek için sıklıkla sistemin ‘başarısız’ veya ‘zayıf’ olarak etiketlediği akranlarını hedef alır. Zira bir başkasını psikolojik veya fiziksel olarak aşağı çekmek, başarı takıntılı bu dünyada faile suni bir güç, statü ve kontrol hissi verir. Akademik statü üzerinden şekillenen bu yeni nesil zorbalık, sadece mağdurun varoluşsal krizini derinleştirip onu yıkıcı sonuçlara itmekle kalmaz; aynı zamanda zorbalık yapan gencin empati yeteneğini körelterek, onu adli psikolojinin radarına giren çok daha büyük suçlara ve kronik bir şiddet döngüsüne hazırlar.
Bu sistemin yarattığı ‘başarısızlık korkusu’, sadece geçici bir sınav heyecanı değil, sinir sistemini felç eden kronik bir tehdittir. Sürekli tetikte olma hali, kortizol seviyelerini zirveye taşıyarak gençleri derin bir tükenmişlik sendromuna sürükler. Ancak asıl klinik yıkım, koşullu sevgi algısıyla başlar. Genç, dış dünyadan gelen beklentileri içselleştirerek, ‘Sadece başarırsam sevilirim’ inancına saplanır. Başarısızlık ihtimali artık sadece bir sınavı kaybetmek değil; ailenin sevgisini, toplumun onayını ve kendi özdeğerini kaybetmek anlamına gelir. Bu ağır yük, sağlıklı her psikolojiyi çatlatmaya yetecek güçtedir. Aileden yıllarca alınamayan tebrik yalnızca notlar düştüğünde konuşulunan bir aile ortamı ya da varolması yalnızca başarısından ibaret olan gençler için kendi benlikleri önemli değildir; gözetilmesi gereken yalnızca başarıdır. Ancak bu noktada yalnızca başarısıyla gündeme gelen ya da yalnızca başarısızlığıyla gündeme gelen birey, ailesinden yahut çevresinden kendisine ilgi almak için yapabileceği kadarını da yapmayabilir ve odak noktası olmayı isteyebilir. Özellikle küçük yaştaki çocuklarda görünmeme hissi sıklıkla yaşanırken bunun sonrasında akademik düşüş veya yapmaması gereken eylemlere döner. Çocuk, ebeveynden ilgiyi alabilmek için ‘başarısız’ ya da ‘kötü’ konuma kendisini isteyerek iter.
İşte adli ve kriminolojik açıdan en tehlikeli aşama, bu baskının dayanılmaz hale geldiği o ‘kırılma noktasıdır’. Sistemde hayatta kalmak veya beklentileri karşılamak uğruna köşeye sıkışan genç, etik sınırları esnetmeye başlar. Başarıya ulaşmak için akademik sahtekarlıklara başvurmak, uyanık kalmak için yasa dışı uyarıcı maddelere yönelmek veya başarısızlığı gizlemek için aileye söylenen sistematik yalanlarla ikili bir hayat kurmak, özünde birer ‘kötülük’ eğilimi değildir; çaresizce geliştirilmiş hayatta kalma mekanizmalarıdır. Aşırı baskı, bireyin ahlaki pusulasını bozar ve genci, normal şartlarda asla yeltenmeyeceği sapma davranışlarına sürükler. Kimi durumda bu baskıya her alanında maruz kalan birey kendisine yeni bir alan yaratmak ister. Gizli saklı ve öğrenilirse problem yaşanacak ortamlara girme isteği artar, gizli ve başarısı olmadan da o ortamda varolabileceği arkadaşlıklar ve ortamlar kurar. Bu bireyi hem sistematik bir başarısızlığa hem de suça sürükleyebilir.
Yalan söyleyen, kuralları ihlal eden veya etiketleri reddeden genci hemen ‘sorunlu’ ilan etmeden önce, onu bu uçuruma iten çevresel faktörleri sorgulamak zorundayız. Çocuğunun üzerine kendi gerçekleşmemiş hayallerini yükleyen ebeveynler ve acımasız rekabeti tek geçer olarak sunan eğitim sistemi, bu psikolojik sapmanın en büyük suç ortaklarıdır. Gençlerin omuzlarına yüklenen ‘en iyisi olmalısın’ dayatması, toplumun çocuklara uyguladığı, kurumsallaşmış ve meşrulaştırılmış gizli bir şiddet türüdür.
Gençleri bu amansız girdaptan kurtarmanın yolu, başarıyı yeniden tanımlamaktan geçiyor. Hayatı, sadece sonuç odaklı bir yarıştan çıkarıp, bireyin kendi yeteneklerini keşfettiği anlam odaklı bir yolculuğa dönüştürmeliyiz. Toplum olarak şu gerçeği içselleştirmemiz gerekiyor: Bir gencin ruh sağlığı ve varoluşsal bütünlüğü, hiçbir sınav kağıdının üzerindeki puandan veya gireceği prestijli sıralamadan daha ucuz değildir. Onlara sadece başardıklarında değil, düştüklerinde ve kaybettiklerinde de koşulsuz değerli olduklarını hissettirmek, zedelenmiş bir nesli iyileştirmenin ilk adımıdır.
Sonuç olarak, üniversite yerleştirme maratonunun tozu dumanı dağıldığında masada kalan şey sınav puanları, sıralamalar veya prestijli bölüm isimleri değil; o gençlerin zihinlerinde ve ruhlarında bıraktığımız izlerdir. Tercih dönemlerinde yollarını bulmaya çalışırken zihinlerini kurcalayan o kaygı dolu sorulara, sadece rakamların soğukluğuyla değil, anlaşıldıklarını hissettirerek rehberlik edebilmeliyiz. Unutmamalıyız ki bir genci uçuruma sürükleyen şey ‘başarısızlık’ gerçeği değil, başarısız olduğunda sevilecek ve değer görecek bir kimsesi kalmayacağı inancıdır. Bu yüzden en büyük toplumsal sorumluluğumuz; gençlerimizi acımasız bir rekabetin nesnesi olmaktan çıkarıp, kendi varoluşlarını onurlandıracakları umut dolu seçimler yapabilecekleri güvenli bir zemine taşımaktır. Çünkü yeryüzündeki hiçbir diploma veya unvan, başarı baskısıyla uçurumun kenarına itilmiş bir gençliğin ve parçalanmış bir ruh sağlığının bedelini ödeyemez.
Kaynakça
- Erözkan, A. (2013) – Lise Öğrencilerinde Sınav Kaygısının Yordayıcıları (Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Dergisi)
- Kağıtçıbaşı, Ç. (2010) – Aile, Benlik ve İnsan Gelişimi: Kültürel Psikoloji
- Steinberg, L. (2008). A Social Neuroscience Perspective on Adolescent Risk-Taking.
- Agnew, R. (1992). Foundation for a General Strain Theory of Crime and Delinquency.
- Covington, M. V. (1992). Making the Grade: A Self-Worth Perspective on Motivation and School Reform.


