Perşembe, Eylül 10, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Popüler Kabul ile Öz-Otantiklik Arasında: Günümüz İnsanının Kimlik ve Partizanlık Sıkışması

İnsan ait olmak ister: Bir gruba, bir topluluğa, bir düşünceye, bir inanca… Çünkü ait hissetmek yalnızca sosyal bir ihtiyaç olmayıp kimliğimizin de önemli bir parçasıdır. Ancak bazen aidiyet ihtiyacı öylesine kuvvetli hâle gelir ki insan, kabul görme uğruna kendi değerlerinden uzaklaşmaya başlayabilir.

Sosyal kabul görme arzusu, aidiyet ihtiyacı ve politik kutuplaşmalar; bireyin kendi değerleriyle kurduğu bağı zedelerken gerçeğe bakış açısını da belirgin biçimde manipüle edebilmektedir. Bir kliniğe veya toplumsal gözleme dayanan her psikolojik inceleme, son dönemde insanların kendi öz değerlerinden duydukları utanç ile tutkunu oldukları gruplara gösterdikleri kör bağlılık arasındaki çarpıcı paralelliği gözler önüne seriyor.

İnsan, sosyal bir canlı olarak içinde bulunduğu grup tarafından onaylanmak ister. Ancak bu onaylanma ihtiyacı bazen “sosyal kimlik kuramı” çerçevesinde boyut değiştirerek bireyin yetiştiği kültürel veya dini değerlerden uzaklaşmasına yol açar. Belli başlı bazı oluşumlarda modernlik ya da üst statü göstergesi kabul edilen tutumları benimseme çabası, bireyin kendi köklerinden utanç duymasıyla sonuçlanabilir. Bu durum psikolojide sıklıkla içselleştirilmiş bir aşağılık kompleksi ve öz-otantiklik kaybı ile açıklanır.

Örneğin kişinin dini bir pratiğini çevresinden saklaması, inandığı bir değeri savunmaktan çekinmesi ya da belirli bir yaşam biçimini “geri kalmışlık” olarak görmeye başlaması yalnızca bireysel bir tercih olmayabilir; burada sosyal onay ihtiyacı devreye girebilir. İnsan bazen “Ben gerçekten ne düşünüyorum?” sorusundan önce “Ben böyle düşünürsem insanlar benim hakkımda ne düşünür?” sorusunu sorar. Kişi, Ramazan ayında oruç tutan birini ya da tam tersi tutmayan birini veya geleneksel bir pratiği sürdüren bireyi eleştirirken aslında kendi içindeki aidiyet çatışmasını dışarıya yansıtır. Burada devreye giren yansıtma mekanizması, kişinin kendi içsel inancını başkalarını değersizleştirerek örtme çabasıdır.

Benzer bir durum, evrensel ahlaki ilkeler ve vicdani tepkiler söz konusu olduğunda da karşımıza çıkar. Birey, ait olmak istediği grubun söylemleri veya genel normları doğrultusunda hareket ederken açık bir insan hakkı ihlali ya da soykırım karşısında dahi sessiz kalmayı tercih edebilir. Onaylanma arzusu meşru bir vicdani tepkinin önüne geçtiğinde birey kendi ahlaki pusulasını pasifleştirir. Bu “ahlaki körleşme”, kişinin havalı veya kabul edilebilir görünme uğruna kendi insani değerlerinden taviz vermesinin en belirgin örneklerindendir.

Öz değerlerine karşı bu derece mesafeli ve eleştirel yaklaşan zihin, konu kendi desteklediği siyasi veya sosyal yapı olduğunda ise politik psikolojinin en temel dinamiklerinden biri olan “kabilecilik” etkisine girer. İnsan, evrimsel olarak bir kabileye ait olma ve o kabilenin varlığını her ne pahasına olursa olsun koruma içgüdüsüne sahiptir. Günümüz siyasal ikliminde partiler veya ideolojiler modern kabilelere dönüşmüştür. Kabileci zihin yapısında “bizimkiler” ne yaparsa yapsın meşru, “ötekiler” ne yaparsa yapsın tehlikelidir.

Bu noktada partizanlık, basit bir siyasi tercih olmaktan çıkıp bireyin narsisistik benlik bütünlüğünü üzerine kurduğu sarsılmaz bir kimlik bileşenine dönüşür. Desteklenen yapının somut ve açık bir hatasıyla yüzleşildiğinde zihin “güdülenmiş akıl yürütme” süreçlerini devreye sokar. Birey, rasyonel bir sorgulama yürütmek yerine kabilesinin itibarını ve dolayısıyla kendi öz saygısını korumak adına olguları çarpıtır. Belgelenmiş gerçeklikler karşısında gösterilen sert reddedişler, bilişsel bir itirazdan ziyade ideolojik körleşmenin yarattığı varoluşsal bir savunma mekanizmasıdır. Zihin, gerçeği kabullenmenin yaratacağı ağır bilişsel çelişkiyle karşılaşmaktansa göz göre göre körleşmeyi ve hakikati feda etmeyi seçer.

Sonuç olarak gerek dini ve kültürel değerlerden utanç duyarak bunları bastırmak gerekse kabileci bir refleksle bir partinin yanlışlarını görmezden gelmek aynı temel psikolojik ihtiyaca dayanır: Dışsal bir gruba tutunma ve içsel çelişkilerden kaçma arzusu. Oysa gerçek öz-otantiklik; popüler söylemlerin, politik kabileciliğin veya grup baskılarının gölgesinde kalmadan kendi değerleriyle barışabilmektir. Sağlıklı bir bireysel farkındalık; ne kendi kültürüne tepeden bakmayı ne de desteklediği yapıları ilahlaştırarak ideolojik körleşmeye teslim olmayı gerektirir. İhtiyacımız olan şey; onaylanma kaygısından ve kabileci tutuculuktan arınmış, eleştirel ve bağımsız bir zihin yapısını yeniden inşa edebilmektir.

Z. Betül Yüksel
Z. Betül Yüksel
Z. Betül Yüksel, Ufuk Üniversitesi Psikoloji Bölümü mezunudur. Varoluşçuluk, nöropsikoloji, klinik psikoloji ve adli psikoloji alanlarına duyduğu ilgiyle kendini sürekli geliştirmekte; teorik bilgisini deneyimle harmanlamaktadır. İnsan davranışının karmaşıklığı ve zihinsel süreçler üzerine çalışırken, edindiği bilgileri paylaşmayı da önemsemektedir. Psikolojiye dair içerikler ürettiği sosyal medya platformunda ve çeşitli yayınlarda kaleme aldığı yazılarda, bilginin erişilebilir ve faydalı olmasını amaçlar. Açık fikirli, meraklı ve detaycı bir yapıya sahip olan Yüksel, psikoloji bilgisini geniş kitlelerle buluşturmayı ve ilerleyen dönemde akademik yayınlar üretmeyi hedeflemektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar