Bu mektup, duygularıyla boğuşmaktan yorgun düşmüş birinin kalbinden dökülen kırık cümlelerdir. Borderline’ın keskin gelgitleri ve depresyonun karanlığı altında, sevdiğinin ardından söyleyemediği her şeyi kâğıda döken birinin sesi bu. Bu bir hikâye değil, sevmenin bir uçurum gibi hissettirdiği bir ruhun içten itirafı.
“Sen gittin ve en korktuğum yerdeyim: sensizliğin boşluğunda.”
Seni sevdim; beni sevişini, bana dokunuşunu, bakışını, sarılışını… Beni araftan kurtardın, bana bir kimlik verdin. Bana yaşanacak bir hayat verdin. Sana muhtaçtım.
Senden nefret ettim; beni itişinden, bana dokunuşundan, bakışından, sarılışından… Beni boşluğa doladın tekrar. Yaşam amacımı elimden aldın. Senden iğrendim.
Sana kenetlendim; nefesine, sesine, varlığına… Seninle soluklandım, seninle anlam buldum. Yoksan yaşayamayacağıma inandım. Sana taptım.
Sana kızdım; kayboluşuna, sessizliğine, yokluğuna… Nefesim kesildi, sensizliğin boşluğunda kimliğimi yitirdim. Varlığımı sorguladım, senden uzaklaştım. Sahi, neden vardım…
Kaybetme Korkusunun Derinliği ve Parçalanan Benlik
Yaşantım çelişki yığınlarıyla kaplı. Gözlerinin ışığıyla yeniden doğuyorken diğer gün ufak suskunluğun kurbanı oluyordum. Seni sardığımda tüm dünya sessizleşiyordu; ama sen uzaklaştığında kalbim göğsümde deli gibi çırpınıyor, bedenim titriyordu. Kaybetme korkusu damarlarıma işlemiş bir zehirden farksızdı. Her gün, her saat, her dk, her saniye gideceğinden emindim. Ve sonunda gittin.
Şimdi boşlukla yaşıyorum. Uyanmak istemiyorum. Boş tavanı seyrederken düşünüyorum, içimdeki bu kaya gibi sert durgunluk da ne; ağır, soğuk, kımıldamıyor. Çevremdeki insanları izliyorum; konuşuyorlar, eğleniyorlar. Ben de gülümsüyorum, rol yapıyorum. İçimdeyse hep aynı karaltı: adı bile olmayan bir yorgunluk, bir hiçlik duygusu.
Bir de boğazımda düğümlenmiş bir okyanus var sanki. Dalgalarca kabarıyor, içimde yükseliyor, göğsümü sıkıştırıyor. İçime içime taşıyor. Her nefesimde daha da derinlere indiğimi hissediyorum. Senin yokluğun bu okyanus gibi; görünmez, devasa, beni yavaşça derinlerine çeken bir boşluk. Çırpınıyorum, kurtulmak istiyorum, çırpındıkça batıyorum.
Yalnızlığın İzleri, Çaresizlik ve Dağılan Benlik Algısı
Boş şişelerin yoldaşıyım artık. İlk yudum sen ve hatıralar, aynı rüya gibi. İkinci yudum yokluğundan bahsediyor. Üçüncü yudumdaysa benliğim dağılıyor, odadaki her şey bulanıklaşıyor. İçimdeki boşluğu doldururcasına çaresizce sarılıyorum yudumlara. Ama nafile… senin yokluğunu hiçbir şey örtmüyor.
Bazen aynaya takılıyor gözlerim, tanımıyorum kendimi. Başka birine bakıyorum sanki. Bana güzel olduğumu söylediğinde bile inanmıyordum zaten ama yokluğunda bu cümlelerin yankılanıyor hala kulaklarımda; içi boş, karşılığı yok. Benliğime nefretle, sana özlemle, dünyaya öfkeyle bakıyorum. Duygularım uçurum gibi: bir an çığlıklarla haykırmak istiyorum, bir an ölesiye özlüyorum, bir an adını bile duymak istemiyorum.
Sen yanımdayken bile terk edileceğimi hissettim hep; şimdi terk edilmişliğimin çıplak gerçeğiyle baş başayım. Ve bu gerçekle ne yapacağımı bilmiyorum. Her şeyin ortasında aklımı yitiren bir ses çınlıyor kulaklarımda. “Sen değersizsin, seni sevilmeye değer görmedi, yokluğunu tercih etti.” Susmayan bir ses. Ne kadar içsem de ne kadar uyusam da ne kadar büyümeye çalışsam da susturamıyorum… Belki de o ses benimdir.
Sürekli dalgalanmalarımdan şikâyet ederdin. Haklıydın. İçimdeki fırtına dinmedi ki hiç. Çelişkilerim hiç bitmedi ki… A ama hepsi aynı kökten geliyordu: korkudan. Seni kaybetme korkusundan. Sen gittin ama o korku hala burada.
Bazen kendimi kırık bir aynanın içinde hayal ediyorum. Parçalarına ayrılmış suratımın her yansıması farklı bir duygu taşıyor sanki: birinde öfke, diğerinde nefret, ötekinde özlem. O aynaya ne kadar bakarsam bakayım bir bütün halini göremiyorum. Gittiğinde parçaları toplayıp birleştirecek elleri de kaybettim. Şimdi yalnızca sivri parçalarındaki dengesizliklerinde hapsolmuş bir görüntü var elimde.
Bir anı değil, hisler kaldı senden geriye: yarım kaldım. Sahi senin yanında bile tamamlanamamıştım; şimdi sen yokken tamamen eksik hissediyorum. Doldurulamayacak bir boşluk yarattın içimde. Bana bir kimlik vermiştin ama onu da alıp gittin. Geriye sadece içi boşalmış bir kabuk kaldı.
Artık hiçbir şeyin ortasında duramıyorum. İnsanlarla sohbet ediyorum, konuşuyorum ama söylediklerimi ben bile duymuyorum. Yürürken adımlarımı sayıyorum, yemek yerken lokmalarımın tadını alamıyorum. Her şey otomatik artık her şey gereksiz. İçimde sürekli bir uğultu var ama aynı anda derin bir sessizlikteyim. Ne yaparsam yapayım, bu sessizlikten kaçamıyorum.
Sessizliğin İçinde Yazılan Bir Veda
Bu satırlarımı senin için yazıyorum çünkü konuşacak kimsem yok. İçimdeki kaosu anlatabileceğim tek kişi sensin. Belki okumayacaksın, belki okumasan da umrumda olmayacak. Ama bilmelisin ki sen yokken bile seninle konuşuyorum. Sen beni dinlemiyorken bile hoşuna gitmeye çalışıyorum. Çünkü ben, sensizliği bile seninle paylaşıyorum.
“Sen gittin ve en korktuğum şeye dönüştüm: sensizliğin boşluğuna.”


