İnsan yaşamı boyunca pek çok şeyin peşinden gider. Daha iyi bir eğitim, daha güvenli bir yaşam, daha güçlü ilişkiler, daha anlamlı bir iş ya da daha huzurlu bir gelecek… Arayış, insan olmanın doğal bir parçasıdır. Bizi harekete geçirir, öğrenmeye teşvik eder ve gelişimimize katkı sağlar. Ancak son yıllarda dikkat çeken başka bir durum, sanki artık yalnızca bir şeyleri elde etmeye çalışmıyoruz; aynı zamanda sürekli başka bir yerde olmamız gerektiğine inanıyoruz. Elimizde olanla yetinmekte zorlanıyor, ulaştığımız noktaları kısa sürede sıradanlaştırıyor ve çoğu zaman bir sonraki hedefe odaklanıyoruz. Bu nedenle birçok insanın hayatında görünmez ama güçlü bir duygu yer alıyor: Bir şeyler eksik.
Bu eksiklik hissi her insanda farklı şekillerde ortaya çıkıyor. Kimi için kariyerinde ulaşamadığı bir nokta, kimi için beklediği ilişki, kimi için maddi koşullar, kimi içinse kendi kişiliğiyle ilgili bir mesele haline geliyor. Fakat dikkat çekici olan, eksikliğin konusu değişse bile hissin kendisinin çoğu zaman aynı kalmasıdır. İnsanlar uzun zamandır istedikleri bir hedefe ulaştıklarında rahatlayacaklarını, mutlu olacaklarını ya da huzur bulacaklarını düşünürler. Ancak hedef gerçekleştiğinde ortaya çıkan tatmin duygusu çoğu zaman beklenenden daha kısa sürer. Bir süre sonra yeni bir hedef belirir ve arayış yeniden başlar.
Belki de bu nedenle günümüz insanı hiç olmadığı kadar çok seçeneğe sahip olmasına rağmen, kendisini zaman zaman hiç olmadığı kadar tatminsiz hissedebiliyor. Çünkü artık yalnızca yaşamıyoruz; aynı zamanda hayatımızı sürekli değerlendiren, ölçen ve geliştirmeye çalışan bir zihnin içinde yaşıyoruz. Daha üretken olmamız gerektiği söyleniyor. Daha başarılı olmamız gerektiği söyleniyor. Daha bilinçli, daha sağlıklı, daha mutlu ve daha güçlü olmamız gerektiği söyleniyor. Bütün bunlar ilk bakışta olumlu görünse de zamanla insan üzerinde görünmez bir baskı oluşturabiliyor. Çünkü sürekli gelişmesi gerektiğini düşünen kişi, çoğu zaman bulunduğu noktayı yeterli görmemeye başlıyor.
Oysa gelişmek ile kendini sürekli eksik hissetmek aynı şey değildir. Gelişim, insanın merak duygusuyla hareket etmesidir. Kendini eksik hissetmek ise çoğu zaman değer duygusunu gelecekteki bir noktaya bağlamaktır. Bu durumda kişi, “Şu an olduğum halim yeterli değil” düşüncesiyle yaşamaya başlar. Daha başarılı olursa kendisini değerli hissedecektir. Daha aktif olursa kendisini beğenecektir. Daha fazla kazanırsa rahatlayacaktır. Daha iyi bir ilişki kurarsa mutlu olacaktır. Fakat yaşam deneyimi bize gösteriyor ki, insanın içsel huzuru yalnızca dış koşullardaki değişimlerle kalıcı olarak sağlanamıyor.
Bu noktada yaşadığımız çağın etkisini göz ardı etmek mümkün değil. Özellikle dijital dünyanın hayatımıza girmesiyle birlikte karşılaştırma hiç olmadığı kadar görünür hale geldi. Geçmişte insanlar kendilerini daha sınırlı bir çevreyle kıyaslarken, bugün dünyanın dört bir yanındaki hayatlarla karşı karşıya kalıyorlar. Birinin başarısı, diğerinin tatili, bir başkasının ilişkisi ya da yaşam tarzı birkaç saniye içinde ekranımıza düşebiliyor. Her ne kadar bu görüntülerin hayatın tamamını yansıtmadığını bilsek de zihnimiz karşılaştırma yapmaya devam ediyor. Böylece kendi hayatımızı değerlendirirken sahip olduklarımızdan çok sahip olmadıklarımıza odaklanmaya başlıyoruz.
Karşılaştırma arttıkça tatmin duygusu azalıyor. Çünkü insan zihni eksik olana odaklanmaya eğilimlidir. Bu durum psikolojide yeni bir konu değildir. İnsanlar çoğu zaman sahip oldukları şeylere belirli bir süre sonra alışırlar. Bir zamanlar çok istedikleri bir şey, zamanla normalleşir. Yeni araba, yeni ev, yeni iş ya da yeni bir başarı bir süre sonra günlük hayatın sıradan parçalarına dönüşür. Bu nedenle insanın mutluluğu yalnızca elde ettiklerine bağlaması sürdürülebilir değildir. Çünkü zihnimiz kısa süre içinde yeni hedefler üretmeye başlar.
Belki de bu yüzden birçok insan hayatında önemli kazanımlar olmasına rağmen kendisini hâlâ yetersiz hissedebiliyor. Çünkü sorun her zaman eksik olan şeylerde değildir. Bazen sorun, dikkatimizi sürekli eksik olana yönelten bakış açısındadır. Eğer insan yalnızca ulaşamadıklarını görmeye başlarsa, ulaştıklarının değeri görünmez hale gelir. Oysa bugün sıradan kabul ettiğimiz birçok şey, geçmişte hayalini kurduğumuz şeylerdi. Bir zamanlar sahip olmak istediğimiz koşullar, bugün hayatımızın normal parçaları haline geldi. Ancak zihnimiz geleceğe yöneldiği için bunu fark etmekte zorlanıyoruz.
Mindfulness çalışmalarında sıkça üzerinde durulan noktalardan biri de budur. İnsan zihni çoğu zaman bulunduğu anda kalmak istemez. Ya geçmişte yaşananlara gider ya da gelecekte yaşanacaklara yönelir. Geçmişte yapılan hatalar, kaçırılan fırsatlar ya da gelecekte ulaşılması gereken hedefler zihni sürekli meşgul eder. Bu nedenle şu anın içinde kalmak düşündüğümüzden çok daha zordur. Oysa hayat yalnızca şu an yaşanabilir. Gelecek planlanabilir, geçmişten ders çıkarılabilir; ancak yaşamın kendisi yalnızca bugünde deneyimlenebilir.
Sürekli arayış içinde olmamızın nedenlerinden biri de belki budur. Bulunduğumuz anla kurduğumuz ilişki zayıfladığında, hayatı hep başka bir yerde aramaya başlarız. Daha mutlu olacağımız bir gelecekte, daha iyi hissedeceğimiz bir dönemde ya da daha başarılı olacağımız bir noktada… Ancak o noktaya ulaştığımızda da çoğu zaman yeni bir hedef ortaya çıkar. Çünkü mesele yalnızca ulaşılacak yer değildir. Mesele, insanın kendisiyle ve yaşamıyla kurduğu ilişkidir.
İnsan öğrenmek, büyümek ve ilerlemek ister. Bu son derece doğaldır. Ancak bazen kendimize şu soruyu sormamız gerekir: Gerçekten neyin peşindeyim? Daha fazla başarı mı arıyorum, yoksa değerli hissetmeye mi çalışıyorum? Daha fazla güvence mi istiyorum, yoksa belirsizlikle baş etmekte mi zorlanıyorum? Daha fazlasını istemekle, kendimi sürekli eksik hissetmek arasında nasıl bir ilişki var?
Bu soruların cevabı kişiden kişiye değişebilir. Ancak çoğu zaman arayışlarımızın altında ortak bir ihtiyaç bulunur: Kabul görmek, değerli hissetmek ve ait olmak. İnsan yalnızca başarı peşinde koşmaz. Aynı zamanda anlam arar. Yalnızca hedeflere ulaşmak istemez. Yaşamının bir anlam taşımasını ister. Belki de bu nedenle birçok insanın asıl ihtiyacı yeni bir şey bulmak değil, sahip olduklarıyla yeniden bağ kurabilmektir.
Bazen eksik olan şey hayatımızda değildir. Eksik olan şey, hayatımızla kurduğumuz temastır. Sürekli bir sonraki adıma odaklandığımızda, içinde bulunduğumuz yaşamı kaçırabiliriz. Oysa huzur her zaman gelecekte saklı değildir. Bazen bugün sahip olduklarımızı fark etmekte, bazen yavaşlamakta, bazen de kendimize sürekli yetişmeye çalışmadan yaşayabilme izni vermekte saklıdır.
Belki de insanın en büyük arayışı, sonunda kendisine dönen arayıştır. Çünkü yıllarca daha fazla başarıda, daha fazla mutlulukta, daha fazla güvende ya da daha iyi bir yaşamda aradığımız şey, aslında hiçbir zaman orada olmamıştır. Belki de bizi yoran, sahip olmadıklarımız değil; sahip olduklarımızla bağımızı kaybetmiş olmamızdır.
Hayatın bir gün tamamlanacak bir proje olmadığını kabul etmek kolay değildir. Ancak belki de huzur, sürekli bir sonraki adıma yetişmeye çalıştığımız yerde değil; bulunduğumuz anla yeniden temas kurabildiğimiz yerde saklıdır. Çünkü insan bazen yeni bir şey bulmaya değil, uzun zamandır görmediği şeyi fark etmeye ihtiyaç duyar.
Ve belki de uzun zamandır peşinden koştuğumuz şey, sandığımız kadar uzakta değildir. Aslında aradığımız şey; daha fazlası değil, tam da şu anda sahip olduklarımızla kurabileceğimiz daha derin bir bağda saklı olabilir.


