Perşembe, Haziran 11, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Üzgün Olmaya İznimiz Var Mı?

Son yıllarda ruh sağlığına dair farkındalığın artmasıyla birlikte psikoloji kavramları günlük yaşamda daha sık kullanılmaya başlandı. Sosyal medya paylaşımlarından kişisel gelişim içeriklerine kadar pek çok yerde “pozitif düşünmek”, “iyi hissetmeyi seçmek” ve “negatif enerjiden uzak durmak” gibi mesajlarla karşılaşıyoruz. İlk bakışta umut verici görünen bu söylemler, zamanla fark edilmesi güç bir baskıyı da beraberinde getirebiliyor: Sürekli iyi hissetme baskısı.

Günlük yaşamın doğal bir parçası olan üzüntü, kaygı, öfke, hayal kırıklığı veya yalnızlık gibi duygular çoğu zaman istenmeyen deneyimler olarak görülüyor. Kötü hissettiğimizde yalnızca yaşadığımız durumla değil, aynı zamanda bu duygulara sahip olmamız gerektiği düşüncesiyle de mücadele ediyoruz. Bir başka deyişle, bazen üzüldüğümüz için değil, üzülmememiz gerektiğine inandığımız için daha fazla zorlanıyoruz.

Oysa psikolojik açıdan bakıldığında duygular “iyi” ve “kötü” olarak ikiye ayrılabilecek deneyimler değildir. Her duygunun belirli bir işlevi vardır. Kaygı bizi olası tehditlere karşı hazırlarken, üzüntü kayıpları anlamlandırmamıza yardımcı olur. Öfke ise sınırlarımızın ihlal edildiğini fark etmemizi sağlayabilir. Bu nedenle olumsuz duyguların varlığı çoğu zaman bir problem değil, insan olmanın doğal bir göstergesidir.

Buna rağmen günümüz kültüründe mutluluk adeta bir performans ölçütüne dönüşmüş durumda. İnsanlar yalnızca başarılı, üretken ve sosyal olmakla değil, aynı zamanda tüm bunları yaparken mutlu görünmekle de yükümlü hissedebiliyor. Sosyal medyada paylaşılan seçilmiş anlar bu algıyı daha da güçlendiriyor. Başkalarının hayatlarına baktığımızda çoğunlukla başarıları, kutlamaları ve keyifli anları görüyoruz. Kendi iç dünyamızdaki karmaşık duygularla, başkalarının özenle seçilmiş mutluluk karelerini karşılaştırdığımızda ise yetersizlik hissi ortaya çıkabiliyor.

Bu noktada “toksik pozitiflik” kavramı önem kazanıyor. Toksik pozitiflik, kişinin yaşadığı zorlu duyguların görmezden gelinmesi ya da yalnızca olumlu düşünmeye zorlanması anlamına gelir. Elbette umutlu olmak ve güçlü yönlerimize odaklanmak değerlidir; ancak her durumda olumlu kalmaya çalışmak, yaşanan duygusal deneyimi inkâr etmeye de dönüşebilir. Örneğin yas yaşayan birine sürekli “güçlü ol” demek ya da yoğun kaygı hisseden birine yalnızca “pozitif düşün” önerisinde bulunmak, kişinin duygularını ifade etmesi için gerekli alanı daraltabilir.

Psikoloji literatüründe bu durumla ilişkili olarak ele alınan kavramlardan biri deneyimsel kaçınmadır (experiential avoidance). Deneyimsel kaçınma, kişinin hoş olmayan duygu, düşünce veya bedensel yaşantılarla karşılaşmamak için yoğun çaba göstermesi anlamına gelir. İlk bakışta mantıklı görünen bu strateji, uzun vadede kişinin yaşam alanını daraltabilir. Kaygı hissetmemek için sosyal ortamlardan uzak duran biri ya da başarısızlık korkusuyla yeni deneyimlerden kaçınan bir öğrenci, kısa süreli rahatlama yaşasa da zamanla daha fazla kısıtlanabilir. Araştırmalar, psikolojik sıkıntıların çoğunda duyguların varlığından çok, bu duygularla kurulan katı ve kaçınmacı ilişkinin belirleyici olabileceğini göstermektedir.

Bu noktada Kabul ve Kararlılık Terapisi (Acceptance and Commitment Therapy; ACT) yaklaşımının vurguladığı psikolojik esneklik kavramı dikkat çekmektedir. Psikolojik esneklik, kişinin hoşuna gitmeyen duygu ve düşünceleri tamamen ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, onların varlığını kabul ederek yaşamını kendi değerleri doğrultusunda sürdürebilme becerisidir. Bu yaklaşımın temel amacı insanları sürekli mutlu hale getirmek değildir. Aksine, yaşamın kaçınılmaz olarak zorlayıcı deneyimler içereceğini kabul eder ve bireyin bu deneyimlerle daha işlevsel bir ilişki kurmasına yardımcı olmayı hedefler.

Psikolojik esneklik perspektifinden bakıldığında iyi oluş, her zaman iyi hissetmek anlamına gelmez. Bazen kaygı hissederken önemli bir sunumu gerçekleştirmek, üzgünken sevdiklerimizle bağ kurmaya devam etmek veya korkuya rağmen bizim için anlamlı olan bir adımı atabilmek psikolojik sağlığın göstergesi olabilir. Çünkü yaşamın yönünü belirleyen şey yalnızca duygularımız değil, aynı zamanda değerlerimizdir.

Belki de kendimize sormamız gereken soru şudur: Sürekli mutlu olmaya çalışırken insan olmanın önemli bir parçasını gözden kaçırıyor olabilir miyiz? Yaşam yalnızca neşe, huzur ve heyecandan oluşmaz; kayıp, belirsizlik, korku ve hayal kırıklığı da bu deneyimin doğal parçalarıdır. Ruh sağlığı, her zaman iyi hissetmek anlamına gelmez. Bazen ruh sağlığı, kötü hissettiğimiz zamanlarda da kendimize anlayış gösterebilmek ve yaşadığımız duygulara alan tanıyabilmektir.

Mutluluk değerli bir deneyimdir; ancak onu sürekli sürdürülmesi gereken bir zorunluluk haline getirdiğimizde, paradoksal biçimde ondan daha da uzaklaşabiliriz. Belki de iyi oluşun yolu, yalnızca iyi hissetmeye çalışmaktan değil, hissettiğimiz her duyguyu insan olmanın doğal bir parçası olarak kabul etmekten geçiyordur. Çünkü insan zihninin amacı her zaman mutlu olmak değil; yaşamın tüm renklerini deneyimleyerek anlamlı bir hayat kurabilmektir.

Hüsna Kısal
Hüsna Kısal
Hüsna Kısal, Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümünden 2025 yılında yüksek şeref öğrencisi olarak mezun olmuştur. Çeşitli sosyal sorumluluk projelerinde gönüllü olarak yer alarak insanı farklı durumlarda gözlemleme ve inceleme fırsatı edinmiş, İl Sağlık Müdürlüğü Toplum Ruh Sağlığı Biriminde yaptığı stajı başarıyla tamamlayarak deneyim ve bilgisini pekiştirmiştir. Lisans eğitimi boyunca bilişsel, sosyal ve klinik psikoloji alanlarında birçok projede araştırmacı olarak yer almıştır. Ekip arkadaşlarıyla birlikte tasarladığı ve TÜBİTAK tarafından desteklenen klinik psikoloji projesinde proje yürütücüsü olarak görev yapmaktadır. Şu anda yüksek lisans sürecine hazırlanan yazar, akademik ve mesleki çalışmalarına devam etmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar