Sevgili okurlarımız, kanser gibi zorlu tedavi süreçlerinde tüm dikkatler haklı olarak hastanın fiziksel iyileşmesine yönelir. Ancak bu yazıya başlarken, resmin bütününü görebilmek adına odaklanacağımız farklı ve hayati bir nokta var. Amacım, hastalık sürecini veya hastanın varlığını hiçbir zaman bir “yük” olarak tanımlamak değil. Aksine, bakım verenlerin en temel motivasyonu en iyi desteği sunmakken, sürecin ağırlığıyla gözden kaçan detayların onlarda yarattığı tahribatı konuşabilmektir. Çünkü sağaltım sürecindeki asli görevimiz; tabloyu bir bütün olarak ele alıp hem hastayı hem de ona büyük bir özveriyle eşlik edeni korumaktır.
Şimdi bu objektif gözle, sürecin daha az konuşulan ancak en az tıbbi müdahaleler kadar hayati olan bir boyutuna, bakım verenlerin dünyasına bakalım. Kanser teşhisi alındığında, sağlık sisteminin tüm kaynakları ve ailenin dikkati hastanın tedavisine yönlenir. Tedavi protokolleri, ilaç saatleri, beslenme düzeni ve tıbbi kontroller tamamen hastanın fiziksel iyileşmesine odaklanır. Ancak bu sürecin tam merkezinde, tüm psikolojik organizasyonu üstlenen bakım verenler bulunur. İster bir aile üyesi olun ister bir sağlık profesyoneli; bir başkasının acısına eşlik etmek, kendi varlığınızdan vazgeçmek değildir. Sağlıklı bir bakım süreci için sizin de “sağlıklı” olmaya ihtiyacınız var. Hastanızın üzüntüsü ne kadar gerçekse, sizin bakım sürecinde yaşadığınız fiziksel ve duygusal zorluklar da o kadar gerçektir. Psiko-onkoloji alanındaki veriler, hastanın iyileşme sürecinin ve yaşam kalitesinin büyük ölçüde bakım verenin sağlığına bağlı olduğunu göstermektedir. Buna rağmen bakım verenlerin yaşadığı fiziksel ve ruhsal tahribat genellikle sistemin dışında kalır. Bu durum romantize edilecek bir fedakârlıktan çok daha fazlasıdır.
Bakım verme süreci, insan fizyolojisi üzerinde doğrudan ve ölçülebilir etkilere sahiptir. Belirsizliğin ve hayati riskin yüksek olduğu durumlarda, bakım verenin sinir sistemi sürekli bir tehdit algısı ile çalışır. Sempatik sinir sistemi aktifleşir ve vücut, stresle başa çıkabilmek için sürekli olarak kortizol ve adrenalin salgılar. Kısa vadeli krizleri çözmek için işlevsel olan bu biyolojik mekanizma, aylar süren tedavi süreçlerinde kronikleşir. Tıp ve psikoloji literatüründe bu duruma “allostatik yük” adı verilir. Allostatik yük, bedenin sürekli strese maruz kalması sonucunda organlarda meydana gelen hücresel yıpranmadır. Uyku mimarisinin bozulması, bedenin kendini onarmasını engeller. Yapılan araştırmalar, kanser hastalarına bakım veren kişilerin bağışıklık sistemlerinin baskılandığını, enfeksiyonlara daha açık hale geldiklerini, kardiyovasküler risklerinin arttığını ve açıklanamayan psikosomatik ağrılar yaşadıklarını göstermektedir. Buradaki yorgunluk, dinlenerek geçecek bir durum değil; endokrin ve sinir sisteminin aşırı çalışmaktan kaynaklanan fiziksel bir tükeniştir.
Psiko-onkolojide bakım verenlerin en sık deneyimlediği ancak dillendiremediği durumlardan biri “beklentisel yas”tır (anticipatory grief). Yas süreci, toplumda genellikle bir vefatın ardından başlayan bir süreç olarak bilinir. Ancak kanser hastaları ve bakım verenler, teşhis anından itibaren birçok kaybın yasını tutmaya başlarlar. Bu kayıplar; hastalık öncesindeki günlük rutinlerin yok olması, geleceğini görememe ve eski “normal” hayatın kaybıdır. Bu yas sürecine genellikle ağır bir suçluluk duygusu eşlik eder. “Daha fazlasını yapabilir miydim?” sorusuyla beslenen “Bakım Veren Suçluluğu”, hem aile bireyleri hem de sağlık profesyonelleri için en büyük duygusal engeldir. Bakım veren kişi, hastanın fiziksel acı çektiği bir senaryoda kendi uykusuzluğundan, yorgunluğundan veya kendi hayatına dair isteklerinden bahsetme hakkı olmadığını düşünür. “O bu hastalıkla boğuşurken benim kendi ihtiyaçlarımı düşünmem bencilliktir” şeklindeki bilişsel çarpıtma, bakım verenin temel insani ihtiyaçlarını (dinlenme, bireysel zaman geçirme) tamamen reddetmesine yol açar. Bu da tükenmişliği hızlandırır. Unutulmamalıdır ki; geçmişe yönelik keşkeler, kontrol edilemeyen bir süreci kontrol etme çabasından doğar. O anki mevcut bilgi düzeyinizle yapabileceğinizin en iyisini yaptığınızı kabul etmek; suçluluk hissini şefkate dönüştürmenin ilk adımıdır.
Bir başkasının tıbbi müdahalelerine ve bedensel zorluklarına sürekli tanıklık etmek, izleyen kişi üzerinde travmatik bir etki yaratır. Bakım verenler, kendilerine herhangi bir tıbbi işlem yapılmamasına rağmen, sürekli tetikte olma hali nedeniyle Travma Sonrası Stres Bozukluğu’na (TSSB) benzer belirtiler gösterebilirler. Bir monitörün sesi veya hastane kokusu, otonom sinir sisteminde ani panik reaksiyonlarını tetikleyebilir. Sürecin uzunluğu, bir noktada “merhamet yorgunluğu” (compassion fatigue) adı verilen klinik tabloyu ortaya çıkarır. Bu durum, bakım verenin hastaya veya sürece karşı duygusal olarak hissizleşmesi ve mekanik bir bakım verme rutinine girmesidir. Çoğu bakım veren bu durumu yaşadığında kötü biri olduğunu düşünerek kendini yargılar. Oysa merhamet yorgunluğu, kapasitesinin çok üzerinde strese maruz kalan beynin, psikolojik bütünlüğü korumak için duygusal tepkileri geçici olarak kapatmasıdır.
Bakım verenlerin psikolojik yükünü artıran bir diğer faktör, sosyal çevrenin tutumudur. “Sen güçlü olmalısın”, “Senin moralin onu ayakta tutuyor”, “Onun yanında sakın ağlama” gibi telkinler, psikolojide “toksik pozitiflik” olarak adlandırılır. Bu yaklaşım, bakım verenin çaresizlik, korku veya bıkkınlık gibi tamamen doğal duygularını bastırmasını zorunlu kılar. Duyguları bastırmak onları yok etmez; sadece daha sonra bedensel yorgunluk, tahammülsüzlük veya mesleki tükenmişlik (burnout) olarak geri dönmesine neden olur. Bakım verenin sürece veya kısıtlamalara karşı öfke hissetmesi patolojik değildir. İnsan aynı anda hem birini çok sevip onun için en iyi bakımı sunmaya çalışabilir hem de bu sürecin getirdiği zorlukları istemeyebilir. Yaşadığınız yoğunluğu isimlendirin: “Şu an hem tıbbi hem de duygusal olarak sınırdayım” diyebilmek. Duyguyu isimlendirmek, üzerinizdeki kontrolünü zayıflatır ve mesafenizi korumanıza yardımcı olur.
Sonuç olarak, bakım verenlerin sağlıklı kalabilmesi, hastanın tedavisi kadar birincil bir meseledir. Bakım verene ve hastaya sunulacak en büyük destek, gerçekçi olmayan bir “kahramanlık” beklemek değil; yaşanan sürecin biyolojik ve psikolojik ağırlığının son derece insani olduğunu kabul edip, her iki tarafa da duygularını yaşamaları için güvenli ve anlayışlı bir alan açmaktır. Kendi ihtiyaçlarınıza alan açmak (dinlenmek, yardım istemek) sizi “duygusuz” veya “yetersiz” yapmaz; aksine bakımın sürdürülebilirliğini sağlar. Dinlenmiş bir zihinle verilen kısa süreli müdahale, tükenmiş bir zihinle verilen 24 saatlik bakımdan çok daha niteliklidir. Çünkü bakım verenleri desteklemek, bakımın kalitesini artırır. Bu süreçte, kusursuz olmaya çalışmak yerine sadece ‘orada’ olmanın iyileştirici gücüne inanın. Siz iyi olun ki, çevrenize de iyi gelebilin.

