Hayatımızın bazı dönemlerinde yaşadığımız olaylar sıradan görünmekten çıkar. Tam önemli bir kararın eşiğindeyken duyduğumuz bir cümle, hayatımızın en zor döneminden geçerken peş peşe karşımıza çıkan aynı sembol, yıllardır görmediğimiz bir insanla beklenmedik bir karşılaşma ya da kafamızı kurcalayan bir sorunun cevabını, hiç beklemediğimiz bir cümlede bulmak… Böyle anlarda çoğumuz istemsizce aynı soruyu sorarız: “Bu gerçekten sadece bir tesadüf mü?”
Belki de bu sorudan önce başka bir soru sormamız gerekir: “İnsan gerçekten çözüm mü arar, yoksa önce yaşadıklarına anlam mı vermeye çalışır?”
Bu soru, psikoloji literatüründe farklı kuramlarla ele alınmaktadır. Modern psikoloji ise bu tür deneyimleri farklı bir bakış açısından ele alır. Bu olgunun yerine, insanların neden belirli olayları güçlü biçimde anlamlı bulduğunu açıklamaya çalışan kuramlara odaklanır.
Bu noktada Viktor Frankl’ın geliştirdiği logoterapi önemli bir bakış açısı sunar. Frankl, II. Dünya Savaşı sonrasında geliştirdiği logoterapi yaklaşımında, insanın temel motivasyonlarından birinin yaşamda anlam bulma çabası ve yaşamına anlam katabilmek olduğunu savunmuştur (Frankl, 1985). Özellikle acı, kayıp ve belirsizlik dönemlerinde bireyin psikolojik dayanıklılığı, yaşadığı olaya yüklediği anlamla yakından ilişkilidir (Frankl, 1985). Bu nedenle bazen iyileşmeyi başlatan şey, sorunun tamamen ortadan kalkması değil; onun yaşam öykümüz içindeki yerinin değişmesidir. İnsan, yaşadığı acıyı her zaman seçemez; fakat o acıya yüklediği anlam üzerinde bir ölçüde söz sahibi olabilir. Belki de bu yüzden çoğu insan zor zamanlarda yalnızca “Bu neden benim başıma geldi?” diye sormaz; aynı zamanda “Bu yaşadığım bana ne anlatıyor?” sorusunun da peşine düşer çünkü insanlar yalnızca çözüm aramaz; çözüme ulaşıncaya kadar taşıyabilecekleri bir anlam da ararlar.
Yaklaşık on yıl sonra Carl Gustav Jung, analitik psikoloji yaklaşımı içinde “senkronisite” kavramını sistematik biçimde geliştirmiştir. Jung’a göre bazı olaylar arasında nedensel bir ilişki bulunmasa bile, birey açısından derin anlam taşıyan rastlantılar yaşanabilir (Jung, 2013). Burada dikkat çekici olan, olayların fiziksel olarak birbirine neden olması değil; kişinin onları kendi yaşam öyküsü içinde nasıl anlamlandırdığıdır. Günümüz psikolojisi, senkronisiteyi deneysel olarak doğrulanmış bir olgu olarak görmez ancak Jung’un dikkat çektiği önemli bir nokta hâlâ psikolojinin ilgi alanındadır: İnsanlar neden bazı rastlantı veya olayları diğerlerinden daha anlamlı bulurlar?
Bu soruya modern psikolojinin verdiği yanıtlardan biri, Crystal Park’ın tanımladığı “anlam oluşturma” modelidir. Park’a göre insanlar, yaşadıkları olaylar mevcut inançları, hedefleri ve dünya görüşleriyle çeliştiğinde bu uyumsuzluğu gidermeye çalışırlar. Bu süreçte kimi zaman olayları yeniden yorumlar, kimi zaman yaşam öykülerini yeniden şekillendirir, kimi zaman da yeni anlamlar inşa ederler (Park, 2010). Bu açıdan bakıldığında Frankl, Jung ve Park’ın farklı dönemlerde geliştirdikleri yaklaşımlar ortak bir noktada buluşmaktadır: İnsan zihni yalnızca bilgi işleyen bir yapı değildir; aynı zamanda anlam üreten bir yapıdır. Belki de yaşadığımız bazı rastlantılar gerçekten yalnızca rastlantıdır, belki de bazıları hayatımızın yönünü değiştiren dönüm noktalarıdır.
Örneğin, uzun süredir iş değiştirmeyi düşünen bir kişinin, tam karar vermeye çalıştığı gün sabah işe giderken her gün geçtiği sokakta ilk kez dikkatini çeken bir tabeladaki bir cümleyi fark eder: “Bazen en doğru karar, seni en çok korkutandır.” Bu kişi, aldığı telefonu sıradan bir rastlantı olarak da değerlendirebilir; hayatında yeni bir sayfa açması gerektiğine dair anlamlı bir işaret olarak da görebilir. O güne kadar yüzlerce kez önünden geçtiği bu yazı, tam da içinde bulunduğu dönemde ona farklı görünür. Bir başkası için sıradan bir reklam sloganı olan bu cümle, onun için önemli bir kararın dönüm noktasına dönüşebilir. Psikoloji açısından önemli olan, tabelanın özel olarak oraya konulmuş olması değil; bireyin o anda bu mesajı neden fark ettiği ve ona nasıl bir anlam yüklediğidir.
Bir kişi için karşısına çıkan bir cümle, bir rüya, bir sembol ya da beklenmedik bir karşılaşma, hayatını yeniden değerlendirmesine vesile olabilir. Bir kişi için sıradan görünen bir rastlantı, başka biri için yaşamının yönünü değiştiren bir dönüm noktası olabilir. Psikolojik açıdan önemli olan, bu olayın gerçekten evrensel bir mesaj taşıyıp taşımadığı değil; kişinin bu deneyim aracılığıyla kendisi hakkında neyi fark ettiği ve yaşamını nasıl yeniden anlamlandırdığıdır çünkü bazen bizi değiştiren şey olayın kendisi değil, ona verdiğimiz anlamdır. Hayat bize cevap vermiyor olabilir belki ama cevapları arayan ve bir şekilde bulabilen bir zihin vermiştir.
Bu düşünce yaşadığımız deneyimlerin değerini azaltmaz. Tam tersine, insanın en dikkat çekici bilişsel özelliklerinden birini gösterir: Dağınık yaşantıları anlamlı bir yaşam öyküsü hâline getirebilme becerisini. Bilişsel psikolojiye göre insan beyni, belirsizlik karşısında örüntüler bulmaya eğilimlidir. Bu özellik, öğrenme ve hayatta kalma açısından büyük avantaj sağlar. Dağınık olayları birbirine bağlar, geçmiş ile bugünü ilişkilendirir, geleceğe dair senaryolar oluşturur. Bu özellik sayesinde öğrenir, plan yapar ve hayatta kalır. Aynı mekanizma zaman zaman tesadüfleri anlamlı karşılaşmalar olarak algılamamıza da neden olabilir. Fakat bu durum, yaşanan deneyimin kişinin psikolojik dünyasında gerçek bir etki oluşturmadığı anlamına gelmez. Anlamın öznel olması, etkisinin de önemsiz olduğu anlamına gelmez.
Sosyal medyada bu bilişsel süreci bilinçli olarak kullanan içerik üreticileri gözlemleyebiliriz. Örneğin; “Bu videoyu gördüysen tesadüf değil”, “Bunu okuyan kişinin bunu duymaya ihtiyacı vardı” veya “Eğer bu video karşına çıktıysa evren sana bir mesaj gönderiyor” gibi cümleler içeren sıkça paylaşımlar yaptıklarını görürüz. Bu söylemler, insanın anlam arayışına ve yaşadığı deneyimleri kendi yaşam öyküsüyle ilişkilendirme eğilimine hitap ettiği için güçlü bir etki oluşturabilmektedir. Peki; Hayat bize gerçekten işaretler mi gönderiyor?
Bu sorunun cevabı bilimsel yöntemlerle kesin olarak verilebilmiş değildir. Ancak, psikolojinin söyleyebildiği başka bir şey vardır: İnsan, anlam bulduğu deneyimlerden güç alabilir; yeter ki bu anlam arayışı gerçeklikten kopmaya, eleştirel düşünceden uzaklaşmaya veya yaşamını yalnızca işaret arayışı üzerine kurmaya dönüşmesin. Ruh sağlığı açısından önemli olan, dış dünyadaki her olayı gizli bir mesaj olarak yorumlamak değil; yaşadığımız deneyimlerin bizi nasıl dönüştürdüğünü fark edebilmektir. Yani, aslında önemli olan; videonun gerçekten bize gönderilmiş olup olmaması değildir, neden tam da o anda o videonun bize bu kadar anlamlı geldiğidir. Bazen iyileşme, cevabı bulduğumuz anda değil; doğru soruyu sormaya başladığımız anda başlıyordur.
Kaynakça
- Frankl, V. E. (1985). Man's search for meaning. Simon and Schuster.
- Jung, C. G. (2013). Synchronicity: An acausal connecting principle. Routledge.
- Park, C. L. (2010). Making sense of the meaning literature: an integrative review of meaning making and its effects on adjustment to stressful life events. Psychological bulletin, 136(2), 257.

