Hiç kendinizi, verdiğiniz bir kararın neden doğru olduğunu uzun uzun anlatırken bulduğunuz oldu mu? Bir daveti reddettiğinizde, sınır koyduğunuzda ya da sadece ‘istemiyorum’ dediğinizde, bu kararınızı kanıtlamak ihtiyacı hissetmiş olabilirsiniz. Sanki sadece karar vermek yetmezmiş gibi, o kararın kabul edilebilir olduğunu da kanıtlamak zorundaymışız gibi davranırız.
Aslında bu durum, çoğumuzun farkında bile olmadan sırtlandığı gizli bir savunma mekanizmasıdır. Kararlarımızın arkasında durmanın getirdiği o doğal özgürlüğü yaşamak yerine, zihnimizde hayali bir mahkeme kurar ve sürekli kendimizi açıklamaya çalışırız. Sanki varlığımız ve tercihlerimiz sadece bir başkası tarafından onay kazandığında meşruiyet kazanacakmış gibi, her adımımıza bir dipnot ekleme ihtiyacı hissederiz. Oysaki genelde bizi yoran şey, verdiğimiz kararın kendisi değil; sürekli onu savunmak zorunda hissetmemizdir.
Kendini açıklama ihtiyacı, sosyal yaşamın olması gereken bir parçası gibi görünse de bazı durumlarda kişinin benlik algısı ve içsel güveniyle oldukça yakından ilişkilidir. Özellikle çocukluk ve ergenlik dönemlerinde düşünceleri sık sık sorgulanan, duyguları yeterince önemsenmeyen ya da sadece belirli bir davranışları sergilediğinde kabul gören birey, bu yüzden yetişkinlikte de onay arayışını sürdürebilir.
Psikoloji literatüründe bu durum, dışsal onay ihtiyacı ile ilişkilendirilmektedir. Benlik değerini büyük ölçüde çevresinden alan ve geri bildirimlere dayandıran bireylerde en küçük bir eleştiri bile yoğun kaygı yaratabilmektedir.
Bu durumla ilgili günlük yaşamımızda da pek çok örnekle karşılaşırız. Bir çalışan, mesai bitiminde işten neden erken ayrıldığını detaylı bir şekilde açıklama ihtiyacı duyabilir. Bir lise öğrencisi, akrabalarıyla buluşmak istemediğinde sadece ‘Bugün kendime vakit ayırmak istiyorum.’ demek yerine uzun uzun açıklamalar yapıp gerekçeler sıralayabilir.
Sürekli olarak açıklamalar yapma ihtiyacı zamanla bireylerde zihinsel yük haline dönüşebilir. Çünkü kişi enerjisini kendi ihtiyaçlarını anlamaya ve farkına varmaya değil, başkalarının beklentilerini karşılamaya yönelik harcar.
Elbette ki açıklama yapmak her zaman sağlıksız bir durum değildir; aksine doğru bir iletişim için zaman zaman fikirlerimizi ve kararlarımızın nedenlerini paylaşmalıyız.
Belki de kendimize şu soruyu sormanın zamanı artık gelmiştir: Eğer artık kimsenin beni yargılamayacağını bilseydim, yine de aynı açıklamaları yapar mıydım?
İnsan ilişkileri şüphesiz karşılıklı anlayış üzerine kuruludur. Fakat sürekli anlaşılmaya çalışırken kendimizi kaybetmemek de en az anlaşılmak kadar değerli ve önemlidir. Çünkü nihayetinde, aslında hayatımızı başkalarına tercüme etmekle geçirdiğimizde, kendi dilimizi unutma riskiyle karşılarız ne yazık ki. Bence kendimize vereceğimiz en büyük şefkat, belki de bazı kararlarımızın yalnızca ‘kendimize ait’ olduğu için değerli ve önemli olduğunu kabul etmektir. O halde bırakalım açıklamalarımız eksik, gerçeklerimiz yarım kalsın; yeter ki kendi içimizdeki o sessizce yatan onay, dışarıdaki yüzlerce alkıştan daha güçlü bir ses olsun.
Kaynakça
American Psychology Association. (2020). Publication manual of the American Psychological Association (7thed.). American Psychological Association.
Deci, E.L., & Ryan, R. M. (2000). The ‘what’ and ‘why’ of goal pursuits: Human needs and the self-determination of behavior. Psychological Inquiry, 11(4), 227-268.
Neff, K.D. (2011). Self-compassion: The proven power of being kind to yourself. William Morrow.
Rogers, C. R. (1961). On becoming a person. Houghton Mifflin.


