Bir danışanım yıllar önce bana şöyle demişti: “Keşke duygularım olmasaydı. O zaman çok daha doğru kararlar verirdim.” Bu cümleyi ilk kez duymuyordum. İnsanlar çoğu zaman yaşadıkları karmaşanın, yaptıkları hataların ya da içinden çıkamadıkları ilişkilerin sorumlusu olarak duygularını görme eğilimindedir. Özellikle hayal kırıklığı, öfke, kıskançlık, korku ya da yoğun sevgi gibi güçlü duyguların ardından verilen kararlar sorgulanırken aynı sonuca ulaşılır: Eğer duygular işin içinde olmasaydı her şey daha kolay olurdu. Peki gerçekten öyle mi?
İnsan zihnini anlamaya yönelik çalışmaların önemli bir bölümü uzun yıllar boyunca akıl ve duyguyu iki ayrı kutup gibi değerlendirdi. Akıl mantıklı, ölçülü ve güvenilir olanı temsil ederken duygu daha çok kontrol edilmesi gereken, hata yapmaya yatkın bir alan olarak görüldü. Günümüzde ise psikoloji ve nörobilim alanında elde edilen bulgular bu ayrımın düşündüğümüz kadar net olmadığını gösteriyor. İnsan davranışlarını anlamaya çalıştığımızda karşımıza çıkan tablo, birbirine rakip iki sistemden çok, birlikte çalışan iki yol arkadaşını andırıyor.
Duyguların kötü bir şöhrete sahip olmasının anlaşılır nedenleri var. Öfkeli olduğumuzda normalde söylemeyeceğimiz şeyleri söyleyebilir, korktuğumuzda fırsatları kaçırabilir ya da yoğun kaygı altında gerçek riskleri olduğundan büyük algılayabiliriz. Ancak bu örnekler duyguların varlığından çok, yönetilemediği durumları göstermektedir. Çünkü aynı duygular, yaşamımızı sürdürmemiz için gerekli olan bilgileri de taşır.
Bir an için korkunun hiç var olmadığını düşünelim. Böyle bir durumda insanın tehlikeleri fark etmesi, kendini koruması ve riskleri değerlendirmesi oldukça zor olurdu. Benzer şekilde üzüntü yaşamasaydık kayıpların bizim için ne ifade ettiğini anlayamazdık. Öfke hissetmeseydik sınırlarımızın ihlal edildiğini fark etmekte zorlanabilirdik. Duygular yalnızca hissettiğimiz şeyler değildir; onlar aynı zamanda yaşamımızda nelerin önemli olduğuna dair ipuçlarıdır.
Psikoloji öğrencilerinin ilk yıllarda şaşırdığı konulardan biri, insanın her zaman mantıklı davranmadığını öğrenmeleridir. Oysa klinik uygulamada bu durum şaşırtıcı değildir. İnsanlar çoğu zaman kararlarını verir, ardından o kararları mantıklı gösterecek açıklamalar üretirler. Özellikle ilişkiler söz konusu olduğunda bu durum daha görünür hale gelir. Bir kişinin yıllarca kendisine zarar veren bir ilişkinin içinde kalması dışarıdan bakıldığında mantıksız görünebilir. Fakat biraz daha yakından bakıldığında yalnız kalma korkusu, reddedilme kaygısı, aidiyet ihtiyacı veya geçmiş deneyimlerin etkisi ortaya çıkar. Yani davranışın altında çoğu zaman mantıksızlık değil, anlaşılmayı bekleyen duygusal bir hikâye vardır.
Nörobilim alanındaki araştırmalar da benzer bir noktaya işaret etmektedir. Özellikle Antonio Damasio’nun çalışmaları, karar vermenin yalnızca mantıksal analizlerden oluşmadığını göstermiştir. Beynin duygusal işlemleme süreçlerinde bozulma yaşayan bireyler teorik olarak doğru değerlendirmeler yapabilmelerine rağmen günlük yaşamda seçim yapmakta ciddi güçlükler yaşamaktadır. Bu kişiler seçenekleri sıralayabilmekte, artıları ve eksileri görebilmekte ancak hangi seçeneği tercih edeceklerine karar verememektedir. Çünkü karar vermek yalnızca bilgi toplamak değil, aynı zamanda o bilginin bizim için ne ifade ettiğini hissedebilmektir.
Belki de bu nedenle insanlar bazen açıklayamadıkları bir huzursuzluk hissine kulak verirler. Bir ortamdan uzaklaşmak ister, bir insanla mesafeli davranır ya da hiç beklenmedik şekilde bir fırsatı değerlendirmeye karar verirler. Sonradan dönüp baktıklarında ise bu hislerin tamamen temelsiz olmadığını fark ederler. Halk arasında sezgi olarak adlandırılan bu süreç, aslında çoğu zaman geçmiş deneyimlerin, öğrenmelerin ve duygusal hafızanın hızlı biçimde işlenmesinden kaynaklanır. Başka bir ifadeyle sezgi, büyülü bir yetenek olmaktan çok, deneyimin sessiz bilgisidir.
Bununla birlikte duyguların her zaman güvenilir pusulalar olduğunu söylemek de doğru olmaz. Travmatik yaşantılar, yoğun kaygı, depresyon ya da olumsuz ilişki deneyimleri bazen duygusal değerlendirmeleri çarpıtabilir. Bu nedenle psikolojik olgunluk, duyguların peşinden koşmak ya da onları tamamen bastırmak arasında seçim yapmak değildir. Asıl mesele, hissedilen duygunun ne anlattığını anlayabilmektir. Korku gerçekten bir tehlikeyi mi işaret ediyor, yoksa geçmişten taşınan bir yarayı mı? Öfke bir sınır ihlaline mi dayanıyor, yoksa incinmişliğin farklı bir yüzü mü? Psikoterapi süreçlerinde çoğu zaman bu soruların cevapları aranır.
İnsanların duygularıyla kurdukları ilişki, yaşam kalitelerini düşündüklerinden daha fazla etkiler. Çünkü bastırılan duygular ortadan kaybolmaz; yalnızca farklı yollarla kendilerini göstermeye başlarlar. Bazen bedensel belirtilerle, bazen ilişkilerde tekrar eden sorunlarla, bazen de açıklanması güç bir huzursuzluk hissiyle ortaya çıkarlar. Bu nedenle psikolojik sağlık, duyguların yokluğu değil, onlarla kurulabilen sağlıklı temasın varlığıdır.
Bugün geldiğimiz noktada psikoloji bilimi bize önemli bir şey söylüyor: İnsan yalnızca düşünen bir varlık değildir. Aynı zamanda hisseden, anlam veren, deneyimlerinden etkilenen ve bu deneyimlerle şekillenen bir canlıdır. Duygularımız zaman zaman bizi yanıltabilir, ancak onsuz bir yaşam da yön duygusunu kaybetmiş bir gemiye benzerdi. Belki de sorun duyguların varlığı değildir. Sorun, onların ne söylediğini dinlemeyi ne kadar bildiğimizdir. Çünkü insanın en isabetli kararları çoğu zaman duygularını susturduğunda değil, onları anlayabildiğinde ortaya çıkar.

