Girizgâh:
Sevgili okuyucu,
Bu yazı, son zamanlarda sistemimi kurcalayan iki soru üzerine dallanıp budaklanarak oluştu: “Varlıklar arasında kurulabilecek bir ilişkide, karşımızdakini içsel dünyamızın bir uzantısı olarak değil de onu gerçekten olduğu gibi deneyimleyebildiğimiz otantik bir karşılaşma mümkün müdür?” “İlişkisel temas anlarında birbirimizi; bilinçli ya da bilinçdışı bir şekilde, karşı tarafı bütünüyle görmekten alıkoyan, onu tek taraflı etiketlere indirgeyen ve zamanda donmuş yargılar üzerinden olabildiğince kısıtladığımızı fark edip, bunları askıya almayı seçersek nasıl bir ilişkisel alan ortaya çıkabilir?” Bu soruların peşinden giderken, kendi içimde “Karşılaşma Alanı” adını verdiğim bir kavram filizlendi. Yazıyı okudukça, tıpkı bir matruşka bebeği gibi, birbirinin içinden çıkan farklı “karşılaşma alanlarının” içinde ve arasında dolaşacaksın, onlara “tanıklık etmeyi” seçmen dileği ile…
KARŞILAŞMA ALANI:
Literatürde, farklı insanlar tarafından, birbirlerinden etkilenerek ortaya atılan; bireyin canlı ve/veya cansız bütün varlıklar ile kurabileceği ilişkide ortaya çıkma olasılığı olan alanın çeşitli tanımları mevcut. Bu yazıda ise, psikanalitiğin değerli isimleri olan Donald Winnicott ve Jessica Benjamin’den esinlenerek bir sentez oluşturmayı seçiyorum. Konumuz doğrultusunda ilerleyebilmek adına; yaratım süreçlerini anlamak, tanımlamak ve yaygınlaştırmak için yıllarca üzerine titizlikle emek verilmiş bu iki kavramı, kaçınılmaz olarak eksik kalacağını bilerek, birer cümleyle özetlemeye çalışacağım. Winnicott’a göre “Geçiş Alanı” (transitional / potential space), iç dünya ile dış gerçeklik arasında, hiçbirinin diğerini tamamen ele geçirmediği; oyunun, yaratıcılığın ve ilişkinin doğabildiği alandır. Benjamin’e göre “Üçüncü Alan” (third space) ise, iki bilinçli öznenin birbirini karşılıklı olarak tanıyabildiği; hiçbirinin diğerini tamamen kontrol etmediği ve anlamın birlikte üretildiği ilişkisel alandır. Komiktir ki, bu yazıda ortaya koymaya çalıştığım Karşılaşma Alanı kavramı, özü gereği kendi tanımını ortaya çıkış biçiminde de barındırıyor. Belki de bu nedenle, onu tanımlamaya çalışırken aynı anda onun içinde bulunuyorum. Esinlendiğim iki yaklaşımı ve kendimi, bu ilişkiyi oluşturan ayrı “özneler” olarak ele aldığımda; aramızda kurulan etkileşim, tek tek parçaların toplamından daha öte bir alan yaratıyor. Ben de bu ilişkisel ürünü Karşılaşma Alanı olarak adlandırmayı seçiyorum. Bu kavramın, aktif olarak esinlendiği iki yaklaşımın ve beni ben yapan bilgi birikiminin ötesinde olmasının nedeni; bu unsurların hiçbirinin tek başına bu ürünü ortaya çıkaramayacak olması. Burada kullandığım “öte”, daha iyi ya da daha üstün olmayı değil; ilişkiden doğan, kendine özgü yeni bir boyutu ifade ediyor.
Karşılaşma Alanı’nın omurgası
Karşılaşma Alanı; birbirini etkileyebilen öznelerin, birbirlerini yalnızca önceden kurulmuş hikâyeler aracılığıyla değil, içinde bulundukları anın dinamik imkânları doğrultusunda da deneyimleyebildikleri; birlikte yeni anlamların, oyunun, yaratımın ve dönüşümün belirebildiği ilişkisel alandır. Bu alan iki özneyle sınırlı değildir. Aynı anda birden fazla öznenin katılımıyla da oluşabilir. Bu yazıda ise “özne” kavramını yalnızca insanlarla sınırlandırmıyor; karşılaşmanın akışını etkileyebilen ve ondan etkilenebilen, canlı ya da cansız her türlü varlığı bu ilişkisel örüntünün aktif bir parçası olarak ele alıyorum. Öznelerin karşılaşmaya açıklığı ve birbirlerinin etkisini fark edebilme kapasitesi arttıkça, birlikte üretebilecekleri anlamların çeşitliliği de artabilir. Her kurulan ilişkide Karşılaşma Alanı ortaya çıkmayabilir. Karşılaşma Alanı bir kez oluştuğunda ise, o ilişki her zaman bu alan üzerinden deneyimlenmeyebilir; ancak yeniden ortaya çıkma ihtimali varlığını sürdürür.
Karşılaşma alanının dansı
Hadi birlikte bu dansı birkaç örnek üzerinden anlamaya çalışalım. Ayağımızı ilk kez suya sokacağımız için, öncelikle birbirinden bağımsız iki özne düşünelim. Bu iki özneye de “ben” diyelim. Farz edelim ki bu iki “ben”, karşılaştıklarında hem kendilerini hem de birbirlerini ayrı özneler olarak deneyimleyebiliyorlar. Peki, ayrı özne olarak deneyimlemek nedir? Hem kendini hem de karşındaki bireyi, seni prangalarına bağlayan; geçmişin “çözümsüzlüğünden” kaynaklanan tekerrür içindeki temel inançlarının ve fazlasıyla senin bir parçan olan, ancak onu kabullenmenin “dayanılmaz acısından” ötürü başvurmayı seçtiğin yansıtmalarının oluşturduğu fosilleşmiş yargılar üzerinden değil de “olabildiğince”; senden ayrı varlığını sürdürebilen, kendine ait bir etki alanına sahip bir varlık olmasına tanıklık edebilme kapasitesidir.
Tanıklık edebilme eylemi: Kendi “ben”ine ve ötekinin “ben”ine, an içerisinde oluşmasına teslim olduğun bir merakla bakabilmeyi seçtiğinde; içinde bulunduğun anın ve o anı oluşturan olağan elementlerle onların içindeki olağanüstü ayrıntıların şekillendirdiği, kesin hükümlerin “olabildiğince” askıya alındığı yönsüz bir seyir hâlidir. İlişki içerisinde karşı tarafı; korkularının ve arzularının katı bir şekilde yön verdiği sabit etiketler üzerinden algıladığını fark ederek, onların karşılaşmayı tek başına belirlemesine “olabildiğince” izin vermemektir. Ne tamamen pasif bir bekleyiştir ne de karşılaşmayı belirlemeye çalışan aktif bir müdahale. Daha çok, içinde bulunulan anın bütün dinamiklerinin ilişkiye katılmasına alan açan bir duruştur. Bu eylem iki “ben” tarafından da karşılıklı olarak sürdürülebildiğinde Karşılaşma Alanı oluşur. Bu alanın kendisine de tanıklık etmeyi sürdürebildiğimizde ise; ilişkinin akışı, önceden belirlenmiş anlatıların ötesinde şekillenmeye başlar. Böylece “ben”lerin tek başınayken ya da başka “ben”lerle kurdukları, Karşılaşma Alanı taşıyan veya taşımayan ilişkilerinde deneyimlemelerinin mümkün olmadığı; yalnızca bu alanın içinde keşfedilebilecek ve birlikte yaratılabilecek bambaşka deneyimler belirmeye başlar. Etkisini içimizde hâlâ sürdüren leziz bir jazz dinletisinde yaratılan müziğin, falanca müzisyenlerin ve enstrümanların kendi içlerinde ve aralarında birbirlerine tanıklık ederek oluşan Karşılaşma Alanı’nın ürünü olması buna çok güzel bir örnektir. O müzik ancak ve ancak o anda ortaya çıkabilir. Ve sana temin ederim ki aynı müzisyenler, aynı enstrümanlar, aynı alan, aynı seyirci yeniden bir araya gelse ortaya çıkacak müzik aynı müzik olmayacaktır. Çünkü her tanıklık edilebilecek an biriciktir. Her anda ortaya çıkabilecek temasın ritmi biriciktir. Her ritim eşliğinde yaratılabilecek dans biriciktir.
Dans edebilmek için dans etmeyi bilmek gerekir mi? Bu soruya, hızlı tüketimin her yere nüfuz ettiği ve fikri pazarlamanın, fikri uygulamaktan daha cazip hâle geldiği bu modern dönemde, “keşke” temizinden bir “hayır” diyebilseydik. Ancak bu alana ulaşmak, her köklü dönüşümün beraberinde getirdiği gibi köklü bir emek istiyor. Yanlış anlamanı istemem; çünkü cevap temizinden bir “evet” de değil. Burada bahsi geçen dans, ezberlenmiş bir koreografinin ürünü değildir. Bireyin; bedeniyle, ruhuyla ve zihniyle uyum içinde, anın içinde kendiliğinden beliren ve ortaya çıkışına tanıklık ettiği doğaçlama bir danstır. Bunun için herhangi bir teknik ya da dans figürü bilmesine gerek yoktur. Ancak bu doğaçlamaya alan açabilmesi ve ona teslim olabilmesi için, zaten hâlihazırda devinim hâlinde olan ve onunla ilişki kurmaya çalışan kendi sistemini; hareket ihtimalini kısıtlayan fosilleşmiş yargılarından olabildiğince uzak bir şekilde tanımayı seçmesi gerekir.
Tanıdık geldi mi bu ilişki biçimi? Çünkü tam da bireyin kendi sistemiyle kurduğu otantik ilişkinin oluşturduğu Karşılaşma Alanı’nda doğar bu doğaçlama.
Doğaçlamaya alan açmak
Belki de bu yüzden, doğaçlamaya alan açabilmek için önce o dansın üzerinde filizlendiği zemini fark etmemiz gerekir. Bu dansa alan açmak için önce, iç dünyamızın yansıması olan dış dünyada varlığımızı sürdürdüğümüz “tarlamızı” fark edebiliriz. Verimi, kuraklık seviyesi ne durumda? İhtiyacı olan bakımı veriyor muyuz? İçerisinde mayınlar mevcut mu? Zamanında hayatta kalmak adına yerleştirilen; kimilerinin hâlâ aktifliğini ve bilinmezliğini koruduğu, geçmiş deneyimlerimizin görünmez tetikleyicilerini yansıtan envai çeşit mayının gizlendiği bu tarlada, sürekli tehdit altında varlığını sürdürmeye çalışan bir birey; Nefes aldığı her saniyeyi “Bir sonraki hareket ne olmalı acaba?” sorusunun ihtimalleri üzerine kurgularsa ne kadar verimli bir tarlaya sahip olabilir? Nasıl anın kendisine güvenerek, teslim olarak, merak ile tanıklık ederek tarlasına bakım verebilir? “Şimdi ve burada” attığı her adıma, geçmişte kısıtlanan adımlarının geleceğe karşı “koruyuculuğu” üzerinden yaklaşırsa ortaya çıkan dans gerçekten de doğaçlama mıdır?
Mayın deaktivasyonu protokolü
Kendimi bildim bileli mecaz anlatıma çekilmişimdir. Gerçeği anlamlandırırken başvurduğumuz, çoğu zaman “gerçeğin ötesinde”, “olağanüstü” olarak betimlenen bu anlatım biçimi aslında fazlasıyla gerçek olan somut olağanlıkların üzerine kuruludur. Dolayısıyla mayın analojisini oluştururken kendimi şu sorunun peşinden giderken buldum: “Fiziksel bir mayının deaktivasyon süreci nasıl ilerler?” “Gerçeği” ararken sorduğumuz soruların cevaplarına, sanki ancak olağanüstü keşifler sonucunda ulaşacakmışız gibi bir yanılgı var üzerimizde. Oysa olağanüstü olan, olağanın ötesinde bir yerde beklemiyor olabilir. Belki de cevabı bulmak, olağanın içinde zaten var olanı görebilecek kadar durabilmekten geçiyordur. Bu sebeple, hiçbir benzetme yapmadan, internet üzerinde karşıma çıkan sade ve olağan cevapları aşağıya bırakıyor; olağanüstülüğü kendi anlamlandırma yolculuğunda keşfetmeyi ise sana bırakıyorum. Tespit: Şüpheli alanda patlayıcıların yeri, uygun tespit yöntemleri kullanılarak belirlenir. Alanın güvenli hâle getirilmesi: Bölge işaretlenir, erişim kontrol altına alınır ve yetkisiz kişilerin alana girmesi engellenir. Etkisizleştirme veya imha: Tespit edilen mayınlar, durumun gerektirdiği güvenli yöntemler kullanılarak uzman ekipler tarafından etkisiz hâle getirilir veya imha edilir. Temizlik ve doğrulama: Alan yeniden kontrol edilir; tehlike oluşturan unsurların tamamen kaldırıldığı doğrulandıktan sonra güvenli olduğu ilan edilir. Eğer olağanüstülüğünü bulduğunu hissediyorsan sana bir sorum var: Protokolün kendisi ile kurduğun ilişki biçimi tanıdık geldi mi?

