Birini sevdiğimizi ne zaman anlarız?
İlk karşılaşmada hissettiğimiz yoğun çekimde mi, mesajını beklerken mi, onu özlediğimizde mi? Yoksa çok daha sıradan bir anda, yaşadığımız bir şeyi herkesten önce ona anlatmak istediğimizi fark ettiğimizde mi?
Bence aşkın en ilginç taraflarından biri tam olarak burada başlıyor. Çünkü birini sevdiğimizi fark ettiğimiz “ilk an”, çoğu zaman ilişkinin ilk anı değildir. Duygu çoktan oluşmaya başlamıştır; biz yalnızca bir noktada onun adını koyarız.
Psikoloji açısından baktığımızda da aşkı yalnızca yoğun bir heyecan ya da romantik çekim olarak açıklamak yeterli değildir. Aşkın içinde bağlanma, yakınlık, güven, arzu ve zamanla karşımızdaki kişiye zihinsel dünyamızda açtığımız yer vardır.
Hoşlanmak ile Sevmek Arasındaki O Görünmez Sınır
Bir ilişkinin başlangıcında karşımızdaki kişiye karşı yoğun bir merak ve çekim hissedebiliriz. Onu daha fazla görmek, hakkında daha fazla şey öğrenmek ve onun tarafından beğenilmek isteriz.
Fakat bana göre asıl değişim, “Onun beni sevmesini istiyorum” düşüncesinin yanına “Onun nasıl hissettiğini merak ediyorum” düşüncesi eklendiğinde başlıyor.
Sternberg’in Üçgen Aşk Kuramı aşkı üç temel bileşen üzerinden ele alır: yakınlık, tutku ve bağlılık. Tutku ilişkinin başlangıcındaki güçlü çekimi açıklayabilirken yakınlık, karşımızdaki insanın iç dünyasını tanıma ve onunla duygusal bir bağ kurma isteğimizi içerir. Bağlılık ise zamanla ilişkiye devam etme yönündeki kararımızla ilişkilidir.
Bu açıdan baktığımızda her yoğun çekim sevgi değildir. Bazen çok güçlü hissettiğimiz şey tutku olabilir. Sevgi ise karşımızdaki kişiyi tanıdıkça ve onun gerçekliğiyle karşılaştıkça şekillenir.
Belki de hoşlanmanın sevmeye dönüştüğü nokta, kafamızdaki kişiye değil, karşımızdaki gerçek insana bağlanmaya başladığımız noktadır.
Neden Gün İçinde İlk Ona Anlatmak İsteriz?
Birini sevdiğimizi fark ettiren en küçük ama en güçlü işaretlerden biri budur.
Güzel bir haber aldığımızda…
Canımız sıkıldığında…
Komik bir şey gördüğümüzde…
Ya da hiçbir önemli sebep yokken telefonumuzu elimize alıp ona yazmak istediğimizde…
Neden zihnimiz özellikle o kişiye gider?
Bağlanma kuramı açısından yakın ilişkilerde bazı insanlar zaman içerisinde bizim için birer güven figürüne dönüşebilir. Bowlby’nin bağlanma yaklaşımında insanın yakınlık kurduğu kişilere yönelmesi ve onlardan güven duygusu alması temel bir psikolojik süreçtir.
Romantik ilişkilerde de partner zamanla yalnızca “sevdiğimiz kişi” olmaktan çıkar; rahatlamak, paylaşmak ve anlaşılmak için yöneldiğimiz kişilerden biri haline gelebilir.
Bu yüzden bazen birini sevdiğimizi, onu çok düşündüğümüz için değil; hayatımızın farklı duygularında ona dönmeye başladığımızı fark ettiğimizde anlarız.
Aşk Her Zaman Kalp Çarpıntısı Değildir
Romantik anlatılarda aşk genellikle yoğun heyecanla eşleştirilir. Oysa uzun süreli ilişkiler açısından düşündüğümüzde aşkın daha sessiz bir tarafı vardır: güvende hissetmek.
Bağlanma kuramı burada önemli bir noktaya işaret eder. Güvenli bağlanmada yakın olduğumuz kişinin varlığı yalnızca heyecan yaratmaz; aynı zamanda psikolojik bir güven hissi sağlayabilir.
Bu nedenle bazen “Onu gerçekten seviyorum” dediğimiz an, kalbimizin en hızlı attığı an olmayabilir.
Tam tersine, en sakin olduğumuz an olabilir.
Yanında sürekli nasıl göründüğümüzü düşünmediğimiz, sessizlikten rahatsız olmadığımız, kırılgan taraflarımızı gösterebildiğimiz ve buna rağmen kabul edildiğimizi hissettiğimiz bir an…
Çünkü yakınlık yalnızca bir insanı tanımak değildir. Onun yanında kendimizi saklamak zorunda hissetmemektir.
Birini Hayatının İçine Almaya Başlamak
Aşkın başka bir tarafı da karşımızdaki insanın zamanla benlik algımızın içine dahil olmaya başlamasıdır.
Benlik genişlemesi yaklaşımına göre romantik ilişkilerde insanlar partnerlerinin bazı özelliklerini, deneyimlerini ve bakış açılarını kendi yaşamlarının bir parçası haline getirebilirler. Birlikte yeni deneyimler yaşamak, birbirimizin dünyasını tanımak ve zamanla “ben” üzerinden düşündüğümüz bazı şeyleri “biz” üzerinden düşünmeye başlamak bunun bir parçasıdır.
Bence sevdiğimizi anlamamızın en belirgin anlarından biri de geleceği düşünürken ortaya çıkar.
Bir tatil planını düşünürken onu da orada hayal etmek…
Aylar sonrasından bahsederken farkında olmadan “biz” demek…
Ya da önemli bir karar verirken onun hayatımızdaki yerini de hesaba katmak…
Bunlar her zaman bilinçli kararlar değildir. Bazen zihnimiz, biz fark etmeden önce o kişiye hayatımızda bir yer açmıştır.
Peki Kıskançlık ve Kaybetme Korkusu Sevginin Kanıtı mı?
Burada sevgiyle karıştırılabilecek önemli bir nokta olduğunu düşünüyorum.
Birini kaybetmekten çok korkmak, sürekli nerede olduğunu merak etmek veya yoğun kıskançlık yaşamak her zaman “çok sevmek” anlamına gelmez. Bazı durumlarda bu duygular bağlanma kaygısıyla ilişkili olabilir.
Bu yüzden sevginin yoğunluğunu yalnızca “Onsuz ne yaparım?” sorusuyla ölçmek yanıltıcı olabilir.
Sağlıklı bir romantik ilişkide iki kişinin birbirine bağlanması, bireyselliklerini tamamen kaybetmeleri anlamına gelmez.
Bana göre olgunlaşan sevginin en güzel taraflarından biri tam da burada ortaya çıkıyor:
“Sana ihtiyacım olduğu için değil, hayatımı seninle paylaşmak istediğim için yanındayım.”
Birini Sevdiğini Anladığın İlk An
Belki de bu sorunun herkes için geçerli tek bir cevabı yok.
Kimimiz özlediğimizde anlıyoruz. Kimimiz kaybetme ihtimaliyle karşılaştığımızda. Kimimiz onun mutluluğunun bizi gerçekten mutlu ettiğini gördüğümüzde.
Bazen de hiçbir dramatik şey yaşanmıyor.
Karşımızdaki insan bir şey anlatırken yüzüne bakıyoruz ve bir anda onun hayatımızda ne kadar büyük bir yere sahip olduğunu fark ediyoruz.
Psikolojik kuramlar aşkın bağlanma, yakınlık, tutku ve benlik algısıyla ilişkisini açıklayabilir. Fakat bütün bu kuramların gündelik hayatta karşılığı bazen son derece basit bir anda saklıdır.
Belki birini sevdiğimizi anladığımız ilk an, ona ilk baktığımız an değildir.
Bir gün dönüp baktığımızda, onu ne zamandır hayatımızın içinde “bizden biri” gibi gördüğümüzü fark ettiğimiz andır.
Ve belki aşkın en güçlü tarafı da budur: Bazen kalbimiz birine bağlandığını, zihnimiz bunu fark etmeden çok önce bilir.

