Bir çocuk için sevilmek ve kabul görmek, hayatta kalmanın en temel ihtiyaçlarından biridir. Ancak her çocuk bunu koşulsuz biçimde deneyimleyemez. Bazen öfkelendiğinde “ayıp” denilerek susturulur, ağladığında “abartıyorsun” diye duyguları küçümsenir, ihtiyaçlarını dile getirdiğinde ise “fazla hassassın” sözleriyle karşılaşır. O an bunların ne anlama geldiğini tam olarak kavrayamaz. Fakat tekrar eden bu deneyimler zamanla sessiz bir inanca dönüşür: “Olduğum gibi olursam sevilmeyebilirim.”
Böylece sevgi, güven veren doğal bir bağ olmaktan çıkar ve kazanılması gereken bir ödül haline gelir. Kabul görmek için duygularını bastırmayı, başkalarının beklentilerine göre davranmayı ve kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atmayı öğrenir. Çünkü zihninde sevgi artık koşulsuz değildir; ancak “doğru” davranıldığında hak edilen bir şeydir.
Çocuklukta öğrenilen bu ilişki biçimi çoğu zaman yetişkinliğe de taşınır. İnsan sürekli başkalarını memnun etmeye çalışır, “hayır” demekte zorlanır, sınır koyduğunda suçluluk hisseder. En küçük eleştiriyi bile reddedilmek olarak algılar ve değerini başkalarının onayında aramaya başlar. Çünkü içindeki çocuk hâlâ aynı soruyu sormaktadır: “Olduğum gibi yeterli miyim?”
Gabor Maté’ye göre çocuk için en temel ihtiyaçlardan biri bağ kurmaktır. Eğer olduğu gibi davrandığında bu bağın zarar göreceğini hissederse, çoğu zaman kendisi olmaktan vazgeçmeyi tercih eder. Aslında yaptığı bir tercihten çok, hayatta kalmaya yönelik bir uyum çabasıdır. Zaman geçtikçe bu uyum, kişinin gerçek benliğini geri plana atmasına neden olabilir.
Belki de bundan dolayı bazı insanlar ilişkilerinde kendileri gibi davranmak yerine, sevileceklerini düşündükleri kişiye dönüşmeye çalışırlar. Fazla fedakârlık yaparlar, yorulsalar dahi vazgeçemezler, kendi ihtiyaçlarını fark etmeden geri plana atarlar. Dışarıdan bakıldığında bunlar sevginin göstergesi gibi görünebilir. Oysa çoğu zaman bu davranışların altında kaybetme korkusu ve kabul edilme ihtiyacı yatar.
Elbette fedakârlık yapmak ya da başkalarını önemsemek başlı başına sağlıksız davranışlar değildir. Ancak kişi bunu kendi benliğinden vazgeçerek yapmaya başladığında, ilişki güven veren bir bağ olmaktan çok uzaklaşır. Sevgi, sürekli hak edilmesi gereken bir şeye dönüşür. İnsan bir süre sonra karşısındakini kaybetmemek için kendinden vazgeçtiğini fark bile etmeyebilir.
Oysa iyileşme, herkes tarafından sevilmeye çalışmakla değil; kendimizi saklamadan var olabileceğimiz ilişkiler kurabilmekle başlar. Sağlıklı bir ilişkide insanın sürekli kendini kanıtlamasına gerek yoktur. Kusursuz olmak zorunda hissetmez. Duygularını bastırmadan da kabul görebileceğini deneyimledikçe, çocuklukta sarsılan güven duygusu yavaş yavaş yeniden inşa edilir.
Belki de yetişkinlik, çocukken öğrendiğimiz her şeyi olduğu gibi taşımak değil; bugün bize iyi gelmeyen inançları fark edip yeniden değerlendirebilmektir. “Sevilmek için değişmeliyim.” düşüncesi de bunlardan biri olabilir. Çünkü insan, olduğu hâliyle de sevilebileceğine inanmaya başladığında yalnızca ilişkileri değişmez. Kendisiyle kurduğu ilişki de değişir. Belki de gerçek bir iyileşme tam olarak burada başlar.


