Kocaman dünyada küçücük bir yer kaplayan insan… Bazen o küçücük alanı bile yeterli bulmaz. Biraz daha büyümek, biraz daha görünür olmak, biraz daha iz bırakmak ister.
Gezdikçe büyür gözünde dünya. Yeni insanlar tanıdıkça, yeni şeyler öğrendikçe, ürettikçe kendi alanını da genişletmeye çalışır. Ama bazen bütün bunların içinde kendisini olduğundan daha küçük görür.
Küçücük… Oysaki kapladığı bir alan vardır. Hem de sandığından çok daha büyük bir alan.
Bazılarının gözünde belki de kocamandır. Birinin hayatında söylediği tek bir cümleyle, bir başkasının zor zamanında yanında oluşuyla, birinin elini tuttuğu o küçücük anda bile büyük bir yer kaplayabilir. Bazen insan bunu bilmez.
Kendisine dışarıdan bakamadığı için, kendi kapladığı alanı göremez. İnsan işte bu yüzden alanını büyütmeye çalışır. Üretir, çalışır, öğrenir, gezer, anlatır, yazar, çizer.
Kendini biraz da böyle var eder. Çünkü ürettikçe kendisini onardığını hisseder. Bir resimde, bir yazıda, bir tezde, bir yolculukta, bir ilişkide kendisinden bir parça bırakır.
Üretmek bazen insanın kendisine “Ben buradayım.” deme biçimidir. Belki de bu yüzden insan durduğunda kendisini eksik hisseder. Bir şey yapmadığı günlerde sanki dünyadaki yeri biraz daha küçülmüş gibi gelir.
Oysa dünya onun üretmediği bir günde de dönmeye devam eder. Ve insan, hiçbir şey yapmadığı bir günde de aynı insandır. Ama belki de insanın bütün bu çabasının altında çok daha sade bir istek vardır: Sevilmek.
Olduğu haliyle sevilmek. Başarılı olduğunda değil sadece. Ürettiğinde değil.
Birilerinin hayatına dokunduğunda hiç değil. Bazen hiçbir şey yapmadığında da… Rogers’ın insanın kendini gerçekleştirme sürecine ilişkin yaklaşımında da insanın gelişebilmesi için olduğu haliyle kabul edilmeye, görülmeye ve anlaşılmaya ihtiyacı vardır.
Çünkü kişi kendisini yalnızca başarıları üzerinden değerli görmeye başladığında, kendi varlığını koşullara bağlamaya başlar. “Yeterince başarılıysam değerliyim.” “Üretiyorsam önemliyim.” “Birilerinin hayatına dokunuyorsam varım.” Belki de insanın kendisiyle kurduğu en yorucu ilişki budur. Çünkü üretmek güzel bir şeydir.
İnsan ürettikçe kendisini onarabilir. Bir şey ortaya koymak, bazen içimizde birikenleri dışarı bırakmanın en güzel yollarından biridir. Fakat insan yalnızca ürettiklerinden ibaret değildir.
Bazen hiçbir şey yapmadan da birilerinin hayatında kocaman bir yer kaplar. Birinin yanında sessizce otururken… Birinin elini tutarken…
Birinin korkusunu dinlerken… Birinin gözyaşını silerken… Hatta yalnızca var olarak.
Belki insanın en büyük yanılgısı, kendisini hep yaptıkları üzerinden ölçmesidir. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde sevgi ve ait olma ihtiyacı da insanın temel ihtiyaçlarından biri olarak karşımıza çıkar. Belki de insanın bütün bu koşuşturmasının, kendisini kanıtlama çabasının, “daha fazlası olmalıyım” düşüncesinin altında aslında çok tanıdık bir cümle vardır: “Beni olduğum halimle de sever misin?” Belki insan bu yüzden sürekli kendi alanını genişletmeye çalışıyordur.
Daha çok insan tanır, daha çok yer görür, daha çok şey öğrenir, daha çok üretir. Çünkü içinde küçük bir ses, “Biraz daha büyürsem belki yeterli olurum.” der. Belki de bu ses hiç susmaz.
İnsan bir hedefe ulaşınca başka bir hedef koyar önüne. Bir şey başardığında bunun sevincini yaşamak yerine, bir sonraki şeyi düşünmeye başlar. Çünkü bazen insan başarıyı kendisine bir ödül gibi değil, kendisini sevebilmek için bir şart gibi sunar.
Oysa öz-şefkat bize başka bir şey söyler. Kendimize, sevdiğimiz bir insana gösterdiğimiz anlayışı gösterebilmek… Hata yaptığımızda kendimizi küçültmemek.
Başaramadığımızda değerimizi kaybetmediğimizi hatırlamak. Yorulduğumuzda durabilmek. Hiçbir şey üretmediğimiz günlerde bile kendimize sırtımızı dönmemek.
Çünkü belki de insanın büyümesi, kapladığı alanı büyütmek değildir. Kapladığı küçük alanın da değerli olduğunu fark etmektir. Kocaman dünyanın içinde küçücük bir yer kaplıyor olabiliriz.
Ama birinin dünyasında kocaman olabiliriz. Belki bir annenin gözünde, bir arkadaşın kalbinde, sevdiğimiz insanın yanında… Belki hiç farkında olmadığımız birinin hayatında.
Ve belki insanın kendisini var etmesinin en güzel hali, dünyaya ne kadar büyük göründüğü değil; kendi küçüklüğünü kabul ederken bile kendisine şefkatle bakabilmesidir. Çünkü insan bazen bütün dünyayı gezerek büyütür gözünde. Bazen bir kitapla.
Bazen bir insanla. Bazen ürettikleriyle. Ama en sonunda dönüp kendisine baktığında şunu öğrenir: Ben zaten buradaydım.
Alanımı büyütmeye çalışırken, aslında kendime yer açmaya çalışıyordum. Belki de büyümek, daha çok yer kaplamak değil. Kendimize, olduğumuz halimizle var olabileceğimiz kadar geniş bir alan açabilmektir.
Ve belki bütün bu çabanın altında, çocukluğumuzdan beri içimizde taşıdığımız o sade soru vardır: “Beni olduğum halimle de sever misin?”
