Salı, Mayıs 5, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Duygusal İstifçilik: Karar Verme Sorumluluğunun Bulantısı

İstifçilik Bozukluğu (Hoarding Disorder), bireyin eşyaları gerçek değerinden bağımsız olarak elden çıkarma konusunda kalıcı güçlük yaşaması ve bu eşyaları biriktirme dürtüsü olarak tanımlanır. Ancak klinik psikoloji perspektifinden bakıldığında, istifçilik yalnızca fiziksel mekanın daralması değil, nesneleri biriktirerek seçenekleri arttıran ama yaşam alanının daralmasına yol açan bireylerin zamanla zihinsel ve duygusal alanının da “geçmişe ait kalıntılarla” dolup taşmasıdır. Bu durum, nesne biriktirmeden başlayıp ilişkileri, anıları ve kararları kapsayan geniş bir spektruma uzanır.

Nesne İle Kurulan Patolojik Bağ ve Kaygı Döngüsü

Nesne biriktirmenin temelinde yatan en güçlü motivasyon, nesne ile kurulan patolojik bağdır. İstifçi birey için nesne, sadece bir araç değil; benliğin bir uzantısı veya güvenli bir limandır. Bu noktada beliren “Ya lazım olursa?” düşüncesi, aslında gelecekteki bir “yoksunluk” veya “eksiklik” ihtimaline karşı geliştirilen kaygılı bir savunma mekanizmasıdır. Nesne potansiyel işleviyle birlikte var olur. Nesneleri atma düşüncesi doğduğunda bu potansiyel işlevin yaşamın ileri kısımlarında oluşabilecek bir eksikliği gidermenin cevabı olabilecekken bundan kendi kararıyla mahrum kalmış olma ihtimali kişiyi bir kaygıya sürükler. Yineleyici şekilde karşılaştığı bu kaygı bireyin nesneleri obsesif bir şekilde yaşam alanında tutma döngüsünü devam ettirir.

İlişkilerde Sosyal Nicelik ve Öznelik Kaybı

Bir anlığına insanın eşyalarla kurduğu ilişkinin benzerini insanlar, fikirler, mekanlar ve duygusal eğilimlerle kurduğunu düşünelim (Hali hazırda öyle değilmiş gibi!). İstifçiliğe eğilimi olan birey için, yaşamda ortaya çıkan alternatif yolları veya insanları her an kullanılabilecek bir duygusal mesafede tutma isteği kaçınılmaz hale gelir. Bu eğilime sahip bireyler, işlevini yitirmiş, toksik hale gelmiş veya artık kendisine hiçbir katkısı kalmamış ilişkileri bitirmekte aşırı zorluk çekerler. Tıpkı tavan arasında tozlanan eski bir gazete gibi, hayatındaki her insanı “bir gün gerekebilir” veya “kaybedersem boşluğa düşerim” korkusuyla saklama eğilimindedirler. Bu aşırı sosyallik, derinlikten ziyade niceliğe odaklıdır. Birey, çevresindeki insan sayısını azaltmanın kendi varoluşsal değerini azaltacağı yanılgısına düşer. Bu durum, sosyal sınırların çizilememesine ve bireyin kendi hayatının öznesi olmak yerine başkalarının beklentilerinin nesnesi haline gelmesine yol açar.

Sınır Koymanın Derin Bağlar Üzerindeki Etkisi

Bu aşamada dikkat edilmesi gereken mesele, duygusal eğilimlerin tezatlarıyla birlikte var olabileceğidir. Birilerine yakınlaşmak başkalarından uzaklaşmanın ön koşulu ve kaçınılmaz bir sonucudur. Hayatında yeri olmayan insanlarla arasına sınır koymayan birey sınırlı sayıda kurulabilecek derin bağlardan da uzaklaşır.

Geçmişin Anıları Üzerine İnşa Edilen Kimlik

İstifçilik eğilimi gösteren kişilerde kimlik, genellikle geleceğe yönelik hedefler yerine geçmişin anıları üzerine kurulur. Hem olumlu hem de olumsuz anıların aşırı derecede saklanması, zihinsel bir işlemleme hatasına yol açar. Birey, travmatik yaşantılarını veya kritik noktalarda aldığı kararların yaşamın içinden silinmesini kabullenemez. Bunları tıpkı eski fotoğraflar gibi “kendisine ait” olduğu için bırakmaz. Kimlik, bu “tozlu raflar” üzerine inşa edildiğinde, değişim ve dönüşüm imkansız hale gelir; çünkü her değişim, geçmişin bir parçasının ölümü olarak algılanır.

Bilişsel Mimari ve Karar Verme Felci

İstifçiliğin bilişsel mimarisindeki en kırılgan halka karar verme mekanizmasıdır. Bu bireylerde yürütücü işlevler; özellikle karar verme, kategorizasyon ve hiyerarşi kurma alanlarında belirgin bir aksama yaşanır. Bir nesneyi, bir düşünceyi veya bir ilişkiyi “önemli” ya da “önemsiz” olarak sınıflandırmayı refleksif olarak yapamaması bireyi farklı kıstaslar üzerinden seçeneklerini daha “bilinçli” bir şekilde karşılaştırmasına yol açar. Duygusal ve bilişsel refleksifliğin azalması karar verme sürecinin daha uzun ve bulantılı geçmesine yol açar. Bu süreçte yaşanan karar verme felci, sadece seçeneklerin çokluğundan değil, her seçimin potansiyel bir “kayıp” olarak algılanmasından kaynaklanır. Yanlış karar verme korkusu (mükemmeliyetçilik), kararı sonsuza dek ertelemeye yol açar.

Seçim Yapamamanın Yarattığı Varoluşsal Tıkanıklık

İmkanlara ve tekliflere karşı hissedilen aşırı açıklık, sınır çizme yetisinin zayıflığıyla birleşince bireyi “evet”lerin yarattığı bir kaosa hapseder. Oysa her seçim bir vazgeçiştir; duygusal istifçi için vazgeçmek, benliğin bir parçasını feda etmekle eşdeğerdir. Bu bilişsel tıkanıklık, bireyin ideolojik ve felsefi bir duruş sergilemesini de engeller; çünkü bir fikre sıkıca sarılmak, diğerlerini elemenin getirdiği o kaygı verici boşlukla yüzleşmeyi gerektirir. Sonuçta, seçilemeyen yollar ve bitirilemeyen bağlar arasında sıkışan birey, kendi hayatına yön vermekte ve özgün bir şeyler üretmekte başarısız olur.

Duygusal Yüklerden Kurtulma ve Psikolojik İyileşme

Duygusal istifçilik, temelde yoğun bir terk edilme korkusu, yetersizlik hissi ve belirsizliğe tahammülsüzlükten beslenir. İnsanları, anıları ve düşünceleri istiflemek, kısa vadede bireyi “dolu” ve “güvende” hissettirse de uzun vadede ağır bir duygusal yük, karar verememe ve özgün bir kimlik oluşturamama gibi kronik sorunlara yol açar. Hayatını geçmişin ve başkalarının kalıntılarıyla dolduran birey, kendi gerçeğine yer açamaz. Sonuç olarak, fiziksel alanlar gibi ruhsal alanlar da nefes alınamaz hale gelir. Psikolojik iyileşme, bu noktada sadece eşyaları değil, artık bize hizmet etmeyen duygusal bağları, yargıları ve ilişkileri de “bırakabilme” cesaretini göstermekle başlar.

Mehmet Tahir Sonğur
Mehmet Tahir Sonğur
Psk. Mehmet Tahir Sonğur 2019 yılından beri kurucusu olduğu danışmanlık merkezinde psikoterapi süreçlerine devam etmektedir. Terapi odası içinde Bilişsel Davranışçı Terapi ve Varoluşçu Terapinin yol göstericiliğinde ilerleyip bireysel bakış açısını oluşturmaya çalışır. Yürüttüğü seminer ve atölye çalışmalarıyla kişilerin psikolojik farkındalıkla yaşamsal doyumlarını arttırabilmenin yollarını tartışmaya açar. Okuma ve çalışmalarını geniş ölçekte tutan yazar, psikolojinin bilimsel ve toplumsal faktörlerle ilişkisini anlamlandırma amacıyla hareket eder. Felsefe, sanat, sinema, biyoloji ve antropoloji gibi alanlara olan ilgisi ve psikolojik bakış tabanı yazarın üretme konusundaki temel çerçevesidir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar