Günlük hayatta birini değerlendirirken “çok çocuksu davranıyor” yargısına varmak oldukça yaygındır. Bu ifade çoğu zaman hızlı, neredeyse otomatik bir değerlendirme olarak ortaya çıkar. Birinin ağlamasını abartılı buluruz, bir başkasının duygusal ihtiyaçlarını “fazla” olarak görürüz ya da bir davranışı “yaşına yakıştıramayız”. Bu yargılar çoğu zaman o kadar kendiliğinden gelişir ki, onları sorgulamak aklımıza bile gelmez.
Dikkat çekici olan ise bu eğilimin yalnızca yetişkinlere özgü olmamasıdır. Küçük çocukların bile akranlarını “çocuksu” bulabildiği gözlemlenir. Gelişimsel olarak benzer düzeyde olan bireylerin birbirlerini bu şekilde değerlendirmesi, “çocuksuluk” kavramının yalnızca yaşa bağlı bir kategori olmadığını, aynı zamanda psikolojik bir değerlendirme biçimi olduğunu düşündürür.
Bu noktada temel soru şudur: İnsanlar neden başkalarını “çocuksu” olarak etiketleme eğilimindedir? Ve bu eğilim neden henüz gelişimsel olarak çocuk sayılan bireylerde bile ortaya çıkar?
“Çocuksuluk” Yargısı: Nesnel Bir Tanım mı, Öznel Bir İnşa mı?
“Çocuksu” ifadesi çoğu zaman nesnel bir özellikmiş gibi kullanılır. Oysa hangi davranışın “çocuksu” sayılacağı, büyük ölçüde gözlemleyenin içsel ölçütlerine bağlıdır. Bu ölçütler çoğu zaman açıkça fark edilmez; ancak bireyin geçmiş deneyimleri, ilişkisel örüntüleri ve duygusal düzenleme biçimleri tarafından şekillendirilir.
Bir çocuk, yaşıtı olan bir başka çocuğun ağlamasını “abartılı” bulabilir. Bir yetişkin, partnerinin duygusal ihtiyacını “fazla” olarak değerlendirebilir. Bu örneklerde dikkat çeken nokta, yargının davranıştan çok, o davranışa verilen içsel tepkiyle ilişkili olmasıdır. Dolayısıyla “çocuksuluk” çoğu zaman dışsal bir gerçeklikten ziyade, bireyin tolere edemediği duygusal ifadelerin etiketlenme biçimi olarak işlev görür. Bu etiketleme, aynı zamanda bir mesafe koyma aracıdır: Anlaşılması zor ya da rahatsız edici bulunan bir davranış, “çocuksu” olarak tanımlandığında daha kolay kontrol edilebilir ve kategorize edilebilir hale gelir.
Erken Dönem Deneyimler ve Tahammül Eşiği
Bireyin duygularla kurduğu ilişki, büyük ölçüde erken çocukluk deneyimleri tarafından şekillendirilir. Duyguların nasıl karşılandığı, hangilerinin kabul gördüğü ve hangilerinin bastırıldığı; kişinin ilerleyen yaşlarda hem kendi duygularına hem de başkalarının duygularına nasıl yaklaşacağını belirler.
Bu süreç, bireyin “duygusal tahammül eşiğini” oluşturur. Bazı bireyler yoğun duygusal ifadeleri tolere edebilirken, bazıları için aynı ifadeler rahatsız edici olabilir. Özellikle duyguların küçümsendiği, bastırıldığı ya da cezalandırıldığı ortamlarda büyüyen bireyler, yoğun duygusal tepkilere karşı daha düşük bir tolerans geliştirebilir.
Rahatsızlık yaratan bu durum ise sıklıkla “çocuksuluk” etiketiyle anlamlandırılır. Böylece birey, kendi içinde zorlandığı bir duygusal deneyimi dışsallaştırarak yönetmeye çalışır. Yani bir davranışın “çocuksu” olarak değerlendirilmesi, çoğu zaman o davranışın kendisinden çok, gözlemleyenin tahammül kapasitesiyle ilgilidir.
Yansıtma: Kendi Çocuksuluğunu Başkasında Görmek
Sigmund Freud’un tanımladığı savunma mekanizmalarından biri olan yansıtma (projection), bu sürecin merkezinde yer alır. Birey, kendi içinde kabul etmekte zorlandığı duygu ve eğilimleri başkalarına atfederek algılar.
Bu bağlamda “çocuksu” olarak nitelendirilen davranış, bazen bireyin kendi içinde bastırdığı ya da uzak durmaya çalıştığı duygusal parçaların dışarıda fark edilmesidir. Kişi, kendi kırılganlığını, bağımlılık ihtiyacını ya da kontrol kaybı korkusunu doğrudan deneyimlemek yerine, bu özellikleri başkalarında daha görünür hale getirir.
Özellikle çocuklarda bu mekanizma daha ham ve doğrudan biçimde gözlemlenebilir. Kendi kırılganlığını kabul etmekte zorlanan bir çocuk, benzer bir kırılganlığı başka bir çocukta “zayıflık” ya da “çocuksuluk” olarak etiketleyebilir. Bu durum, yalnızca bir küçümseme değil; aynı zamanda bir savunma ve kendini düzenleme girişimidir.
Sahte Olgunluk ve Gerçek Benlik
Donald Winnicott’ın ortaya koyduğu gerçek benlik ve sahte benlik (false self) kavramları, “çocuksu” yargısının bir başka boyutunu açıklar.
Bazı bireyler, erken dönemde duygusal ihtiyaçlarının yeterince karşılanmaması nedeniyle “uyumlu” ve kontrollü bir yapı geliştirebilir. Bu yapı, çevrenin beklentilerine uygun olduğu için dışarıdan “olgunluk” olarak algılanabilir. Ancak bu durum her zaman sağlıklı bir duygusal bütünlüğe işaret etmez.
Bu bireyler için spontan, duygusal ya da ihtiyaç ifade eden davranışlar tehdit edici olabilir. Çünkü bu tür ifadeler, bastırılmış olan içsel ihtiyaçları ve kırılganlıkları hatırlatır. Bu nedenle bu davranışlar sıklıkla “çocuksu” olarak etiketlenir. Böylece “çocuksuluk” yargısı, yalnızca karşı tarafın davranışına değil; bireyin kendi içsel düzenini koruma çabasına da işaret eder.
Nesne İlişkileri Perspektifi: Geçmişin Şimdiye Sızması
Melanie Klein’ın nesne ilişkileri kuramına göre birey, erken dönem ilişkilerden edindiği içsel temsilleri yaşam boyu taşır. Bu temsiller, başkalarının davranışlarını nasıl algıladığımızı ve onlara nasıl tepki verdiğimizi doğrudan etkiler.
Bu nedenle birine “çocuksu” demek, yalnızca mevcut davranışa verilen bir tepki değildir. Aynı zamanda geçmişte deneyimlenen ilişkilerin, beklentilerin ve duygusal örgütlenmenin bugünkü bir yansımasıdır. Bazı tepkiler, yüzeyde basit bir değerlendirme gibi görünse de, aslında çok daha eski deneyimlere dayanır. Özellikle çocuklar arasında görülen “sen çok çocuksusun” türü ifadeler, gelişimsel bir çelişkiden ziyade, içsel dünyaların karşılaşmasıdır.
Yargının Yönü: Dışarı mı, İçeri mi?
Birini “çocuksu” olarak tanımlamak, ilk bakışta karşı taraf hakkında bir şey söylüyor gibi görünür. Ancak daha yakından bakıldığında bu yargının, en az karşı taraf kadar, yargıyı kuran kişinin iç dünyasına da ait olduğu görülür.
Bu nedenle mesele yalnızca bir davranışın gerçekten “çocuksu” olup olmadığı değildir. Asıl mesele, bireyin hangi duyguları tolere edebildiği, hangilerini reddettiği ve bu reddi nasıl anlamlandırdığıdır. Bu açıdan “çocuksu” yargısı, bir tanımlamadan çok bir ipucu olarak düşünülebilir. Bize yalnızca karşımızdaki kişiyi değil, aynı zamanda kendi sınırlarımızı, hassasiyetlerimizi ve içsel örgütlenmemizi de gösterir.
Belki de bu yüzden, “çocuksu” dediğimiz şey çoğu zaman başkasından çok, bize aittir.
Kaynakça
-
Freud, S. (2011). Ben ve savunma mekanizmaları (Çev. S. Budak). Öteki Yayınları.
-
Freud, S. (2009). Psikanaliz üzerine (Çev. A. Yardımlı). İdea Yayınevi.
-
Winnicott, D. W. (2013). Olgunlaşma süreçleri ve kolaylaştırıcı çevre (Çev. T. Birkan). Metis Yayınları.
-
Winnicott, D. W. (2017). Oyun ve gerçeklik (Çev. T. Birkan). Metis Yayınları.
-
Klein, M. (2015). Haset ve şükran (Çev. O. Koçak & B. Tanrıöver). Metis Yayınları.
-
Klein, M. (2014). Çocuk psikanalizi (Çev. A. Yardımlı). Payel Yayınları.
-
Kernberg, O. F. (2016). Sınır durumlar ve patolojik narsisizm (Çev. B. Yıldırım). Metis Yayınları.
-
Fonagy, P., Gergely, G., Jurist, E. L., & Target, M. (2019). Duygulanım düzenleme, zihinselleştirme ve benliğin gelişimi (Çev. E. Erdem). Koç Üniversitesi Yayınları.


