Cumartesi, Ağustos 8, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Bölme Savunma Mekanizması ve Borderline Örgütlenme

Bölme (splitting), psikanalitik nesne ilişkileri kuramının en temel kavramlarından biri olarak, insan zihninin karşıt duygusal deneyimleri bir arada tutamadığı en ilkel dönemlere uzanan bir savunma biçimidir. Melanie Klein’a göre bu mekanizma, yaşamın ilk aylarında bebek için işlevsel ve gerekli bir düzenektir; bebek henüz iyi ve kötü, sevgi ve nefret, haz ve acı gibi karşıt duygulanımları bütünleştirebilecek zihinsel kapasiteye sahip olmadığından, bu deneyimleri birbirinden keskin bir çizgiyle ayırarak duygusal dünyasının sürdürülebilirliğini korur (Geçtan, 2006). Böylece olumlu yaşantılar olumsuz olanlarla kirlenmeden saklı tutulabilir ve bebeğin kırılgan benliği, henüz taşıyamayacağı bir belirsizlikten korunmuş olur. Gelişimin ilerleyen evrelerinde, iyi ve kötü nesne temsillerinin tek bir bütünleşik nesne algısı içinde birleştirilmesi beklenir; ancak bu bütünleşme sürecinin sekteye uğradığı durumlarda bölme, çocukluğun geçici bir aracı olmaktan çıkıp kalıcı bir kişilik örgütlenme biçimine dönüşebilir.

Otto Kernberg’in modern nesne ilişkileri kuramı, bölmeyi tam olarak bu noktada, borderline kişilik örgütlenmesinin merkezine yerleştirir. Kernberg’e (1999) göre kişi, içindeki öfke, kızgınlık ve saldırganlığı denetleyemediği için bunları dışsallaştırmaktan ve bir başkasına yansıtmaktan başka bir çıkış yolu bulamaz. İçindeki libidinal anneyi, libidinal göğsü ve libidinal kendiliği koruyabilmenin tek yolu, doğuştan gelen ayrışıklığın -yani saldırgan ve libidinal birimlerin birbirinden ayrı tutulmasının- savunma amacıyla sürdürülmesi ve projeksiyon yoluyla dışsallaştırılmasıdır. Bu sayede “kötü” olan hep dışarıda konumlandırılır ve şizoid-paranoid pozisyon kalıcı hale gelir. Kernberg bu yapılanmaya borderline kişilik örgütlenmesi adını verir ve bunun; kimlik dağılması, ilkel savunma mekanizmalarının kullanımı, benlik güçsüzlüğü ve gerçeği değerlendirme yetisindeki kırılganlık gibi dört temel eksende tanımlanabileceğini öne sürer (Aydemir, 2016). Sorunlu gelişimsel süreç, kişide kendilik bütünlüğünün algılanamamasına, ideallerin yokluğuna ve doyurulmamış nesne açlığına bağlı yoğun bir anksiyeteye yol açar.

Klinik düzlemde bölmenin işleyişi, Kernberg’in (1999) tanımladığı dört temel belirtide somutlaşır: birbirine karşıt tutum ve davranışlar kişi içinde sürekli yer değiştirir; dürtü denetimi seçici biçimde kaybolur; çevredeki insanlar keskin bir ikiliğe indirgenerek ya idealizasyon yoluyla “tümüyle iyi” ya da değersizleştirme yoluyla “tamamen kötü” olarak algılanır; ve kişinin kendine dair imgeleri de benzer biçimde birbiriyle yer değiştirir. Bu dinamiğin en çarpıcı klinik örneklerinden biri Clarkin’den (2010) gelir: bir yıldır terapiye devam eden bir danışan, seans sonunda terapistinin kitaplığından bir kitap ödünç istediğinde, terapist bunu yorumlamak amacıyla “Sence benim kitabımı istemen ne anlama geliyor?” diye sorar. Danışan bu basit müdahale karşısında terapistini aniden “iyi” konumdan “kötü” konuma taşır; onu duygusuz, her şeyi yorumlamaya çalışan biri olarak eleştirmeye başlar. Burada görülen, ilişkinin nüanslarını taşıyabilecek bütünleşik bir terapist temsilinin yokluğu ve anlık bir tetikleyicinin, önceden var olan idealize imgeyi tümüyle değersizleştirilmiş bir imgeyle yer değiştirmesidir.

Bölmenin bu denli merkezi bir yer tutmasının nedeni, kimlik bütünlüğünün kurulamamış olmasıdır. Borderline örgütlenme gösteren danışanlarda kendilik ve öteki algısı tutarsızdır; iş ve hobilere yatırım zayıftır ve entegre olamayan bu kimlik, aktarım odaklı psikoterapide tanısal değerlendirmenin en önemli ölçütlerinden birini oluşturur. Terapinin açılışında sorulan “Bana kendinizden bahseder misiniz?” sorusuna verilen yanıt bu açıdan bilgi vericidir: tutarlı bir anlatı kimlik entegrasyonuna işaret ederken, duraksamalar, cevap verememe ya da kekelemeler bölmenin sistemi ele geçirdiğinin göstergesi sayılır. Ambivalans -yani hem olumlu hem olumsuz kendilik ve nesne temsillerinin aynı anda taşınabilmesi- burada mümkün olmaz; aktarım iki uçtan, keskin bir salınımla gelir.

Perry, Presniak ve Olson’ın (2013) yürüttüğü araştırma, borderline kişilik bozukluğunun bölme, tüm güçlülük (omnipotans), disosiyasyon ve dışavurum mekanizmaları tarafından yordandığını göstermiştir. Başka bir çalışmada (2009), borderline hastaların nevrotik savunma grubundan yapma-bozma, immatür savunma grubundan dışavurum, duygusal hipokondriya, pasif saldırganlık, bölme, yansıtma ve yansıtmalı özdeşim mekanizmalarından, diğer eksen II bozukluklarına kıyasla anlamlı derecede yüksek puan aldıkları bulunmuştur. Devens ve Erikson (1998) da farklı kişilik bozukluklarını karşılaştırdıklarında, patoloji düzeyi ile immatür savunmalar arasındaki en güçlü ilişkinin borderline kişilik bozukluğunda görüldüğünü bildirmiştir. Bu bulgular, bölmenin borderline patolojisinde yalnızca tanımlayıcı değil, aynı zamanda ampirik olarak da merkezi bir konumda olduğunu desteklemektedir.

Gelişimsel açıdan bakıldığında, doğumdan yaklaşık bir yıl sonra bölme temelli savunmaların yerini, bastırma temelli reaksiyon oluşumu, izolasyon ve yap-boz gibi daha olgun mekanizmaların alması beklenir. Ancak erken benin bütünleştirici işlevi henüz olgunlaşmadığından, libidinal dürtü türevlerinin etkisiyle kurulan özdeşim ve içe atımlar, saldırgan dürtü türevlerinin etkisiyle kurulanlardan ayrı tutulur; bu ayrım, bütünleşme başladığında ortaya çıkacak kaygıdan ben çekirdeğini korumaya hizmet eder. Erken benin üstlenmesi gereken iki temel görev, kendilik imgelerinin nesne imgelerinden ayrıştırılması ve libidinal dürtülerin etkisiyle oluşan kendilik-nesne imgelerinin, saldırgan dürtülerin etkisiyle oluşan karşılıklarıyla bütünleştirilmesidir; algı ve bellek işlevleri bu sürece eşlik eder, içgüdüsel ihtiyaçların ne aşırı doyurulması ne de aşırı engellenmesi bu ayrışmayı kolaylaştırır. Genital döneme geçişten önceki saldırganlık -özellikle oral saldırganlık- borderline örgütlenmede belirleyici bir ağırlık taşır; bu aşırı saldırganlık genellikle yansıtılır ve ilk ebeveyn imgelerinin paranoid biçimde çarpıtılmasına yol açar.

Bölmenin nesne ilişkilerindeki yansımaları üç eksende özetlenebilir: borderline örgütlenmeye sahip bireyler, başkalarının zihinsel durumlarını ve niyetlerini karmaşık ve süreklilik taşıyan biçimde temsil etme kapasitesinde eksiklik yaşarlar ve bu temsilleri “iyi” ile “kötü” arasında bölme eğilimindedirler; yakın ilişkilerde reddedilme, terk edilme ya da kötü muameleye maruz kalma korkusu taşırlar ve çoğu zaman -bir kendini gerçekleştiren kehanet gibi- tam da korktukları terk edilmeyi kendi davranışlarıyla tetiklerler; ve bu iki dinamiğin sonucu olarak, kalıcı yakın ilişkiler kurmakta ve sürdürmekte ciddi güçlük çekerler. Üstben işlevleri de benzer biçimde patolojik bir seyir izler: Kernberg’e göre gelişen üstben yapıları, sadist öncüllerin etkisi altında kalır ve kişiselleştirilmiş düzeyde takılı kalarak soyutlama düzeyine erişemez. Bu durum, başkalarını doğrudan sömürme, makul olmayan talepkarlık ve manipülasyon davranışlarını beraberinde getirirken, eleştiri kendiliğe yönelik bir saldırı olarak algılanır ve kişi bunun karşısında kendi değerini yeniden tesis etmeye çabalar.

Tedavi açısından bölme, doğrudan hedef alınması gereken bir eksen olarak öne çıkar. Aktarım odaklı psikoterapinin kurucusu olarak Kernberg, terapötik sürecin temel amacını iki kendilik parçası -idealize edilmiş “iyi” ve değersizleştirilmiş “kötü”- arasındaki duvarı yüzleştirmeler yoluyla ortadan kaldırmak olarak tanımlar; çünkü ona göre patolojinin kurucu ögesi agresyondur ve bölme duvarı yıkıldığında saldırgan taraf libidinal tarafla buluşarak nötralize olur. Bu, kişinin ilkel savunma mekanizmalarından -bölme gibi- daha olgun bir savunma olan bastırmaya doğru evrilmesi anlamına gelir ve aktarım odaklı terapinin en önemli hedeflerinden birini oluşturur. Melanie Klein’ın literatüre kazandırdığı bölme kavramını temel alan bu yaklaşım, içselleştirilmiş “iyi” ve “kötü”nün bütünleştirilmesini, yalnızca borderline değil pek çok kişilik patolojisinin ortak tedavi hedefi olarak konumlandırır.

Klinik uygulamada bu bütünleştirme çabası, netleştirme (clarification), yüzleştirme (confrontation) ve şimdi-burada yorumlaması (interpretation) gibi tekniklerle ilerler. Netleştirme, danışanın kendi duygu, düşünce ve davranışları hakkındaki içgörüsünü sorgulamaya açar; yüzleştirme, seans sırasında danışanın dilinde ortaya çıkan zıt ikilileri ona göstermeyi amaçlar; şimdi-burada yorumlaması ise terapistle kurulan ilişkide beliren aktarımı, o anki duygusal durumun doğası içinde ele alır. McWilliams’a (2013) göre, bölme mekanizması nedeniyle borderline örgütlenmeye sahip danışanlar olayları ve kişileri terapistin sahip olduğu “bütünleşmiş gözlemleyen ego” ile göremezler; bu nedenle terapistin bütünleştirme çabası çoğu zaman danışan tarafından bir eleştiri olarak algılanır ve savunma tepkileri -örneğin yansıtmalı özdeşim ya da inkâr- devreye girer. Gabbard (1994) ise bu hastalarda panik atak gibi akut semptomların sıklıkla anlamlı ötekinin kaybıyla, yani nesne sürekliliğinde yaşanan başarısızlıkla ilişkilendirilebileceğine dikkat çeker.

Klinik gözlemler, bölme mekanizmasının kökeninin nesne ilişkileri kuramı çerçevesinde üç yaş öncesi döneme, bebeğin birincil nesnesi olan anneyle kurduğu ilişkiye uzandığını göstermektedir. Kernberg’e (1975) göre borderline örgütlenmeye sahip kişiler, Klein’ın tanımladığı oral evrede saplanıp kalmışlardır; kendilerini olduğu kadar ilişki kurdukları kişileri de “iyi” ve “kötü” olarak bölerler ve kendi kabul edemedikleri yönlerini karşılarındaki kişiye yansıtarak paranoid savunmalarla bu yönlerden uzaklaşmaya çalışırlar. Bu, ilişkilerde gerçek dışı bir kötü niyet algısına, güvensizliğe ve kuşkuculuğa zemin hazırlar. Terapötik süreç, danışanın terapiste yönelik aktarımında ortaya çıkan bu zıt ikilileri gözlemleyip yorumlayarak, bütünleşmiş bir kendilik ve öteki algısının inşasına hizmet eder; bu, danışanın yoğun kişisel ihtiyaçlarını ve ani duygusal geçişlerini regüle edebilmesinin de zeminini oluşturur.

Sonuç olarak borderline kişilik örgütlenmesi, bebeklikten itibaren gelişen ve normalde zamanla terk edilmesi beklenen bölme savunmasının kalıcı hale gelmesiyle şekillenen bir kişilik yapısı düzeyidir; tutarsız ve çelişkili bir benlik-öteki algısı, ilkel savunmaların baskın kullanımı ve gerçeği değerlendirme yetisindeki kırılganlıkla karakterizedir. Psikoterapötik müdahalenin temel ekseni, danışanın nesne ilişkilerini domine eden bu “iyi-kötü” kutuplaşmasını terapötik ilişki içinde görünür kılmak ve tatmin edilmemiş ihtiyaçların farkındalığını artırarak bütünleşmiş bir kendilik ve öteki algısının gelişimine alan açmaktır. Bu süreç, kişinin kendisini ve başkalarını -tüm çelişkileriyle birlikte- sevebilme kapasitesine ulaşmasının da yolunu açar. Guntrip’in (2001) vurguladığı gibi, insan hayatının anlamı büyük ölçüde nesne ilişkilerinde yatar; egonun kendini geliştirebilmesi bu ilişkiler olmaksızın mümkün değildir ve belki de yaşamımızın anlamı, tam da bu noktada saklıdır.

Merve İnanır
Merve İnanır
Psikodinamik temelli çalışan bir klinik psikoloğum. Gümüşsuyu ve Bağdat Caddesi lokasyonlarında yüz yüze ve online seanslar yürütmekteyim. Projektif değerlendirmeler uygulayarak ve her yaş grubu için masal ve sanat atölyeleri kurgulayarak terapötik üretimi sağlamaya çalışıyorum.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar