Bir organizmayı düşünün. Daha ilk anlarından itibaren, karşılaştığı her deneyim onun içinde bir iz bırakıyor. Her temas, her duygu, her ilişki; organizmanın kendini algılayışını ve dünyayla kurduğu bağı yavaş yavaş şekillendiriyor. Ve tüm bu sistemin merkezinde çok temel bir dürtü yer alıyor: hayatta kalmak. Belki de bu yüzden insan yalnızca yaşamayı değil, aynı zamanda korunmayı da öğreniyor. Kimi zaman sessizleşerek, kimi zaman fazlasıyla uyum sağlayarak, kimi zaman uzaklaşarak… Çünkü organizma için mesele her zaman “en sağlıklı” olanı yapmak değil; çoğu zaman varlığını sürdürebilmek oluyor.
Fakat burada dikkat çekici başka bir nokta var: İnsan kendini tek başına oluşturamıyor. Bir insanın kendini tanıyabilmesi, düzenleyebilmesi ve geliştirebilmesi için çoğu zaman bir “öteki”ne ihtiyacı oluyor. İlk bakışımızı, ilk güven duygumuzu, kendimize dair ilk algımızı başka insanların içinde deneyimliyoruz. Yani benlik dediğimiz şey bile aslında ilişkilerin içinde şekilleniyor.
Belki de bu yüzden modern dünyanın sıkça yücelttiği “tam bağımsız birey” fikri üzerine yeniden düşünmek gerekiyor. İnsan gerçekten bütünüyle kendi başına, diğerlerinden bağımsız bir benlik kurabilir mi? Yoksa bireysellik dediğimiz şey bile en temelde ilişkilerin içinden doğan bir yapı mı?
Bana sorarsanız, bir insanın dünya dediğimiz bu yerde tamamen yalnız başına var olabileceğine inanmıyorum. Aslında bu yazıya başlama motivasyonum da tam olarak buradan geliyor. Çünkü insan ruhunun başka bir insana ne kadar ihtiyaç duyduğunu gösteren bazı örnekler var ki, bunlar yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda oldukça sarsıcı tarihsel gerçeklikler.
Tarih boyunca bazı insanlar, insan doğasının özünü anlayabilmek için çocukları sosyal bağlardan tamamen yoksun bırakmanın mümkün olup olmadığını denedi. Belki dili “doğal haliyle” keşfetmek, belki insanın çevre olmadan nasıl gelişeceğini görmek istiyorlardı. Ama ortaya çıkan şey çoğu zaman aynı gerçeği tekrar tekrar gösterdi: İnsan, ilişki olmadan gelişemiyor.
Bazı bebekler fiziksel olarak beslendi ama kimse onlarla konuşmadı. Kimse gözlerinin içine bakmadı. Kimse onları sakinleştirmedi, onlara temas etmedi. Ve şaşırtıcı olan şu ki, beden yaşamaya devam etse bile ruh gelişemedi. Hatta bazı çocuklar, yalnızca duygusal temasın eksikliğinden dolayı hayatını kaybetti.
Yıllar sonra psikoloji ve nörobilim alanındaki çalışmalar da aynı noktaya işaret etti. Harry Harlow’un maymunlarla yaptığı deneylerde yavrular, kendilerini besleyen sert düzeneğe değil; onlara temas hissi veren yumuşak anne figürüne yöneliyordu. Çünkü organizma için güven duygusu yalnızca karın doyurmakla ilgili değildi. Temas, sakinleşmek, tutulmak ve bir başkasının yanında regüle olabilmek de en az beslenme kadar yaşamsaldı.
René Spitz’in yetimhanelerde yaptığı gözlemler de buna benzer bir şeyi gösterdi. Fiziksel ihtiyaçları karşılanan ama sevgi, temas ve duygusal yakınlıktan mahrum büyüyen çocukların zamanla çöktüğünü gördü. Sanki insan zihni yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda ilişkisel bir beslenmeye de ihtiyaç duyuyordu.
Belki de bunun en çarpıcı örneklerinden biri yıllarca izole büyütülen çocuklarda görüldü. Sosyal temas olmadan büyüyen bazı çocuklar, sonradan kelimeleri öğrenebilse bile dilin ruhunu kuramadılar. Çünkü insan yalnızca konuşmayı öğrenmiyor; bir başkasının zihninde yankılanmayı da öğreniyor.
Bugün nörobilim bize şunu söylüyor: İlişki yalnızca psikolojik bir ihtiyaç değil, aynı zamanda beynin gelişim koşullarından biri. Sosyal bağlardan yoksun kalan insan beyninde korku sistemleri daha hassas hale geliyor, karar verme ve duyguları düzenleme kapasitesi zayıflıyor. Yani yalnızlık sadece duygusal bir his değil; organizmanın tamamını etkileyen biyolojik bir deneyim.
Bu yüzden benlik dediğimiz şeyi tek başına inşa edilmiş bağımsız bir yapı gibi düşünmek bana giderek daha eksik geliyor. İnsan bazen kendini ancak başka bir insanın bakışında görebiliyor. Bir başkasının sesiyle sakinleşiyor, bir başkasının varlığıyla anlam duygusunu yeniden kurabiliyor.
Belki de mesele hiçbir zaman “kimseye ihtiyaç duymamak” değildi. Belki mesele, insanın başka insanlarla kurduğu bağların içinde hem kendisi kalabilmeyi hem de birlikte var olabilmeyi öğrenmesiydi.


