İnsan bazen neden mutsuz olduğunu anlayamaz. Karşısındaki onu seviyor olabilir. Arıyor, soruyor, yanında duruyor, ihtiyaç duyduğunda destek oluyor, hatta onun için fedakârlıklar yapıyor olabilir. Yine de insanın içinde tarif edemediği bir eksiklik vardır.
“Beni seviyor ama neden kendimi yalnız hissediyorum?”
Belki de mesele sevilmemek değildir. Mesele, ihtiyaç duyduğumuz biçimde sevilmemektir.
Bir ilişkide fiziksel olarak yan yana olmak, duygusal olarak temas hâlinde olmak anlamına gelmez. Bir insanın yanında oturup yine de ona ulaşamamak mümkündür. Aynı evde yaşayıp birbirinin iç dünyasına yabancılaşmak, gün boyunca konuşup aslında hiç “duyulmamış” olmak mümkündür.
Duygusal ihtiyaçların karşılanmaması çoğu zaman büyük kavgalarla başlamaz. Bazen çok daha sessiz ilerler.
“Abartıyorsun.”
“Bunda üzülecek ne var?”
“Her şeyi kafana takıyorsun.”
“Ben böyleyim.”
“Daha ne yapayım, yanındayım ya.”
Bu cümleler tek başına bir ilişkiyi tanımlamaz. Ancak kişinin duygularının sürekli küçümsendiği, ihtiyaçlarının önemsizleştirildiği ve kendisini ifade etmesinin giderek zorlaştığı bir ilişkide önemli bir örüntünün göstergesi olabilir.
Çünkü duygusal yakınlık yalnızca birinin yanında olmak değildir. Karşımızdaki insanın iç dünyasına yer açabilmektir.
Çocukluk döneminde de benzer bir durum söz konusudur. Bir çocuğun fiziksel ihtiyaçlarının karşılanması, onun bütün duygusal ihtiyaçlarının karşılandığı anlamına gelmez. Karnı doyurulan, okula gönderilen, kıyafeti alınan bir çocuk aynı zamanda korktuğunda sakinleştirilmeye, üzüldüğünde anlaşılmaya, başarısız olduğunda değersiz hissettirilmemeye ve duygularının kabul edilmesine ihtiyaç duyar.
Çocuk, duygularına verilen tepkiler aracılığıyla yalnızca başkalarını değil, kendisini de tanımayı öğrenir.
“Üzüldüğümde yanımda biri olur.”
“Hayır dediğimde terk edilmem.”
“İhtiyaçlarımı dile getirdiğimde yük olmam.”
“Bir hata yaptığımda sevgiyi kaybetmem.”
Bu deneyimler, ilerleyen yıllarda kişinin ilişki kurma biçiminin temel taşlarından birine dönüşebilir.
Belki de bu nedenle bazı yetişkinler ilişkilerinde sürekli aynı döngüyü yaşar. İhtiyaçlarını söylemekte zorlanır, karşı tarafın davranışlarını anlamlandırmak için kendisini tüketir ve sonunda yine kendisini suçlar:
“Acaba çok mu şey bekliyorum?”
Oysa bazen problem beklentinin fazla olması değil, ihtiyacın uzun süre karşılanmamasıdır.
Bir ilişkide anlaşılmak istemek fazla değildir.
Saygı görmek fazla değildir.
Duygularının küçümsenmemesini istemek fazla değildir.
Sınırlarının kabul edilmesini istemek fazla değildir.
Sorun, kişinin kendi ihtiyaçlarını sürekli olarak “fazla” ilan etmeye başladığı noktada ortaya çıkar. Çünkü insan, uzun süre anlaşılmadığında bir süre sonra kendisini anlatmaktan vazgeçebilir.
Ve belki de duygusal ihmalin en acı tarafı budur:
İnsan bir süre sonra ihtiyaçlarının karşılanmayacağına değil, ihtiyaçlarının karşılanmaya değer olmadığına inanmaya başlayabilir.
Bu noktada aile ve çift ilişkilerine yalnızca “kim haklı?” sorusuyla bakmak çoğu zaman yeterli değildir. Daha önemli sorular vardır:
“Bu ilişkide kendimi güvende hissediyor muyum?”
“Duygularımı ifade ettiğimde ne oluyor?”
“Hayır dediğimde karşımdaki buna saygı duyuyor mu?”
“Yanlış anlaşıldığımda kendimi açıklayabilecek alanım var mı?”
“Sevilmek için kendimden vazgeçmem gerekiyor mu?”
Ve belki de en önemlisi:
“Bu ilişkide olduğum kişi, gerçekten olduğum kişi mi; yoksa terk edilmemek için dönüştüğüm kişi mi?”
Sağlıklı ilişkiler kusursuz değildir. Her ilişkide çatışma, yanlış anlaşılma ve hayal kırıklığı olabilir. Fark yaratan şey, çatışmanın hiç yaşanmaması değil; çatışma yaşandığında tarafların birbirinin insanlığını koruyabilmesidir.
Çünkü sevgi yalnızca “seni seviyorum” demek değildir.
Bazen sevgi, karşımızdaki insanın söylediği şeyi savunmaya geçmeden dinleyebilmektir.
Bazen “haklısın” diyebilmektir.
Bazen “seni anlamadım, anlatmak ister misin?” diyebilmektir.
Bazen de “bunu yaptığımda sana nasıl hissettirdiğini şimdi daha iyi görüyorum” diyebilmektir.
İlişkilerde asıl yakınlık, birbirimizin hayatında bulunmaktan çok birbirimizin duygusal dünyasında güvenli bir yer oluşturabilmektir.
Bu nedenle kendimize şu soruyu sormak belki de birçok şeyi değiştirebilir:
“Ben seviliyor muyum?”
Ama bunun yanında bir soru daha sormalıyız:
“Sevilirken kendimi görülmüş, duyulmuş ve olduğum hâlimle kabul edilmiş hissediyor muyum?”
Çünkü insanın ihtiyacı yalnızca sevilmek değildir.
İnsan, sevgisinin içinde kendisi olarak kalabilmeye de ihtiyaç duyar.

