“Toksik pozitiflik” son yılların en popüler psikoloji etiketlerinden biri oldu. Olumsuz bir şey yaşadığımızda iyi tarafından bakmak, kötü hissettiğimizde kendimizi toparlamaya çalışmak, her şeyin sonunda iyi bir şey çıkacağına inanmak bile zaman zaman bu başlığın altında değerlendiriliyor. Fakat pozitifliğin kendisini bu kadar hızlı biçimde “toksik” ilan etmek bana biraz aceleci geliyor.
Bir süredir kendimde fark ettiğim bir şey var. Hayatın olumsuzluklarına rağmen olayların iyi tarafını bulmak benim için giderek daha doğal bir hale geldi. Bunun ne kadarının karakter, ne kadarının zaman içinde geliştirdiğim bir başa çıkma biçimi olduğunu bilmiyorum. Bildiğim şey, bir noktadan sonra bunu bilinçli olarak seçmeye başladığım. Yaşananları değiştiremiyorsam, onlara nasıl bakacağımı değiştirebilirim. Belki bu her zaman en gerçekçi bakış açısı değil. Ama her zaman en işlevsiz olan da olmayabilir.
Aslında psikoloji, insanın kendisi ve geleceği hakkındaki gerçeği biraz olumlu yönde çarpıtabilmesini uzun zamandır araştırıyor. Shelley Taylor ve Jonathon Brown’ın 1988’de ortaya koyduğu “positive illusions” yaklaşımı, zihinsel sağlığın her zaman gerçeği kusursuz bir doğrulukla görmek anlamına gelmediğini öne sürüyordu. İnsanların kendilerini biraz daha olumlu değerlendirmeleri, sahip oldukları kontrolü olduğundan biraz daha yüksek algılamaları ve gelecek hakkında gerçeğin izin verdiğinden biraz daha iyimser olmaları, sanıldığı kadar sıra dışı değildi. Üstelik Taylor ve Brown, bu küçük yanılgıların bazı koşullarda insanı yalnızca daha iyi hissettirmekle kalmayıp stresle baş etmeye ve psikolojik uyuma da hizmet edebileceğini savunuyordu.
Bu fikir ilk ortaya atıldığında oldukça provokatifti. Çünkü uzun süre psikolojik sağlığın ölçütlerinden birinin gerçekliği doğru değerlendirebilmek olduğu düşünüldü. Taylor ve Brown ise başka bir ihtimal ortaya koyuyordu. Belki de zihinsel olarak iyi olmak, her şeyi olduğu gibi görmekten çok, bazı gerçekleri yaşayabileceğimiz bir biçimde görebilmeyi de içeriyordu. Nitekim Taylor’ın kanser hastalarıyla yürüttüğü araştırmalar, tehdit edici bir hastalık karşısında insanların geleceğe, kontrollerine ve yaşadıkları duruma ilişkin olumlu inançlar geliştirebildiklerini ve bu bilişsel uyum biçimlerinin psikolojik iyilik haliyle ilişkili olduğunu gösteren çalışmalar arasında yer aldı.
Elbette bu fikir tartışmasız değil. Taylor ve Brown’ın “positive illusions” yaklaşımı daha sonra ciddi biçimde eleştirildi ve olumlu illüzyonların doğrudan psikolojik sağlığa neden olduğunu söylemenin kanıtlarla tam olarak desteklenmediği öne sürüldü. Bu ayrıntı bence önemli. Çünkü burada savunmamız gereken şey, insanın kendisine ne kadar gerçek dışı bir hikâye anlatırsa o kadar iyi olacağı değil. Daha ilginç olan, insan zihninin bazen gerçeğin bütün ağırlığını aynı anda taşımadan da işlevini sürdürebilmesi hatta belki de çoğu zaman daha iyi bir haliyle.
Burada önemli bir ayrım var. Vaillant’ın sözünü ettiği suppression, yani bastırma, yaşanan şeyi yok saymak anlamına gelmiyor. Daha çok, kişinin rahatsız edici bir düşünceyi veya duyguyu bir süreliğine bilincinin merkezinden çekip hayatına devam edebilmesi anlamına geliyor. İnsan, yaşadığı şeyin farkında olmaya devam ederken onunla ne zaman yüzleşeceğine dair kendisine bir mesafe bırakabiliyor. Vaillant bunu olgun savunma mekanizmaları arasında değerlendiriyor ve etkili kullanıldığında insanın gerçekle bağını koparmadan stresin duygusal yükünü düzenleyebileceğini öne sürüyor.
Bunu düşündüğümde, toksik pozitifliğe bakışım da biraz değişiyor. Çünkü belki bazı durumlarda “iyi tarafından bakmak” gerçeği inkâr etmek değil, gerçeği taşıyabilmek için ona biraz mesafe koymak. Bir insan çok ağır bir kayıp yaşadığında ilk anda “En azından artık acı çekmiyor” diye düşünebilir. Bu cümle kaybın kendisini ortadan kaldırmaz. Sadece zihne, o kaybın bütün ağırlığını tek seferde taşımak zorunda olmadığını söyler. Bir süre sonra acı yine gelir. Ama belki insan o zamana kadar ayağa kalkacak kadar nefes almıştır.
Benim toksik pozitiflikle ilgili ilgimi çeken taraf tam olarak burası. Belki de bazı insanlar için pozitiflik, gerçeklikten kaçmanın değil, gerçekliğin içinde kalabilmenin bir yolu. Bunu kendi hayatımda da zamanla fark ettim. Olumsuz bir şey olduğunda zihnimin neredeyse refleks olarak başka bir ihtimal araması, yaşananı daha güzel göstermeye çalışması değil yalnızca. Bir süre sonra bunun benim için bir tercih haline geldiğini fark ettim. Olanı değiştiremiyorsam, ona bakışımı değiştirebilirim. Belki bu her zaman en gerçekçi düşünce değil. Ama bazen insanın ihtiyacı da tam olarak gerçekliğin bütün ağırlığını aynı anda taşımak değildir.
Ve belki de savunma mekanizmalarının hepsini aynı kefeye koymamak gerekiyor. Bazıları insanı gerçeklikten uzaklaştırırken bazıları, tam tersine, gerçekliğin içinde kalabilmesine yardım edebiliyor. Vaillant’ın savunmalar üzerine uzun yıllara yayılan çalışmasının bence en ilginç tarafı da burada. Psikolojik olgunluk, hiçbir zaman savunmaya ihtiyaç duymamak değil. Hangi savunmanın, hangi koşulda ve ne ölçüde işe yaradığını belirleyebilmek.
Peki o zaman ne zaman toksik oluyor? Bence asıl soru burada başlıyor. Çünkü pozitif düşüncenin kendisiyle, pozitif düşünmek zorunda hissetmek arasında önemli bir fark var.
2026 yılında yayımlanan bir scoping review, “toksik pozitiflik” kavramı üzerine bugüne kadar yapılmış 59 çalışmayı bir araya getirdiğinde bile bunun henüz sınırları kesin çizilmiş bir psikolojik yapı olmadığını gösteriyor. Araştırmacılar kavramın farklı çalışmalarda duyguları bastırma, olumsuz duyguları geçersizleştirme, gerçekçi olmayan iyimserlik ve samimiyetsiz bir mutluluk hali üzerinden tanımlandığını belirtiyor. Hatta self-protection, yani kişinin kendisini psikolojik olarak koruma ihtiyacını da toksik pozitifliğin olası kaynaklarından biri olarak ele alıyorlar.
Bu ayrım benim için önemli. Çünkü belki de bir düşüncenin “pozitif” olmasıyla, o düşünceye neden ihtiyaç duyduğumuz arasında büyük bir fark var. “Bunun da üstesinden gelebilirim” demekle “üzülmemeliyim, çünkü her şey güzel olacak” demek aynı şey değil. İlki insana hareket alanı açabilir. İkincisi ise zamanla gerçek duygunun kendisini kabul etmeyi zorlaştırabilir. Aynı pozitiflik, bir durumda tampon görevi görürken başka bir durumda duvar haline gelebilir.
Belki de toksik pozitifliği tanımlamanın en doğru yolu, ne kadar pozitif olduğuna bakmak değil, pozitifliğin ne işe yaradığına bakmak. Eğer bir düşünce insanın yaşadığı zorluğu inkâr etmeden ona devam edebilmesi için biraz nefes alanı açıyorsa, onu yalnızca “toksik” diye etiketlemek fazla kolaycı olabilir. Ama kişi artık üzülmesine, öfkelenmesine, yas tutmasına ya da korkmasına izin vermiyor ve bütün bunların yerine zorunlu bir iyimserlik koyuyorsa, o zaman aynı mekanizma başka bir şeye dönüşüyor.
Pozitiflik, insanın gerçeklikle arasına koyduğu bir tampon olduğunda koruyucu olabilir. Gerçekliğin kendisinin yerine geçtiğinde ise toksikleşebilir. Sonuçta psikolojik dayanıklılık, her şeyi iyiye çevirebilmek değil, kötü olanı kabul ederken onun bizi tanımlamasına izin vermemek. Bazen umut etmek, gerçeği inkâr etmenin değil, onunla yaşamaya devam etmenin bir biçimi olabilir. Belki de sağlıklı pozitiflik, hayatın her zaman güzel olduğuna inanmak değil; güzel olmadığı zamanlarda bile hayatın bundan ibaret olmadığını unutmamaktır.
Kaynakça
- Kaynakça
- Taylor, S. E., & Brown, J. D. (1988). Illusion and well-being: A social psychological perspective on mental health. Psychological Bulletin, 103(2), 193–210. PubMed
- Vaillant, G. E. (1976). Natural history of male psychological health: VIII. A 30-year study of successful adult adjustment. Archives of General Psychiatry, 33(4), 535–545. PubMed
- Vaillant, G. E. (1992). Ego mechanisms of defense: A guide for clinicians and researchers. American Psychiatric Press.
- Premlal, P., & Jose, J. (2026). Toxic positivity: A scoping review. [2026 çalışmasının dergi künyesi]. PubMed
